1 Ağustos 2016 Pazartesi

Süleyman Beye Hiç Böyle Soru Sorulur Mu?

Ellemeyin gayrı şu Süleyman Beyi yahu! Üstüne üstüne gitmenin ne âlemi var? Süleyman Bey bu! İşine gelince devlet arşivine sığınır, işine gelince de devlet arşivine “mevhum” der, çıkar… Bunca yılın Süleyman Beyini biz mi değiştireceğiz. Kırk yıllık Kani hiç olur mu Yani? Laf işte!


Yıl 1970… Devri Süleyman… ‘İçişleri Bakanı Haldun Menteşeoğlu… Hani güya kanal açtırıp Deniz Gezmiş’i ağa düşüren meşhur Eminönü Kaymakamı… İçişleri Bakanlığına bağlı -Emniyet Genel Müdürlüğünün Önemli İşler Müdürlüğü bir rapor hazırlar. Bu rapor, ülkede cirit atan siyasal akımları ve eylemleri anlatmaktadır. Nasyonal sosyalizm bölümü de MHP’nin faaliyetlerini ve komando kamplarını kapsamaktadır. İşte bu rapor, kendi İçişleri Bakanı Menteşeoğlu’nun imzasıyla Başbakan Demirel’e gönderilmiştir.


Şimdi bu raporun hesabını Demirel’e soruyorlar… Önce “Bu rapor mevhumdur” diyor. Gösteriyorlar, “Ooooo, böyle kâğıtlara ne raporlar yazılır” diyor.


Fotokopisini veriyorlar, “Bunun düzmece olmadığını kimse iddia edemez” diyor. Var mı daha başka türlüsü, ya da çeşitlisi…


Adam aklına koymuş bir kez; Böyle bir raporu tanımayacak. Ne âlemi var üstüne gitmenin… Hem ne zamanki rapor? Sekiz yıl önceki rapor! Çarp 365’i 8’le, eder 2920 gün…


Süleyman Bey, dünü hatırlamaz, sen kalkıp 2920 gün önceki rapordan söz ediyorsun. İnsaf be kardeşim, sizde hiç insaf yok mu?


“Dün dündür, bugün bugündür” diyen adama iki bin küsür gün önceki rapor sorulur mu?


Süleyman Beydir bu… Siz istediğiniz kadar mangal tahtası deyin, o lafı evirip çevirip bayram haftasına getirir. Cumhurbaşkanı seçimlerini ne çabuk unuttunuz. Süleyman Beye sordular:


“Genelkurmay Başkanı Sancar’la görüştünüz mü?”


“Böyle bir görüşme olmamıştır.”


Ertesi gün Genelkurmay açıklama yaptı:


“Görüşme olmuştur.”


Bizim meslektaşlar, Süleyman Beyi yakaladılar:


“Bu nasıl iş?”


Elcevap:


“Dün dündür, bugün de bugün!”


Süleyman Beyi bilmek lazım, tanımak lazım, ondan sonra soru sormak lazım.


Biz olsak, hiç öyle soru sormazdık. Çünkü ağzımızın payını nasıl alacağımızı bilirdik.


Diyelim ki sorduk:


“Bu rapora ne diyorsunuz?”


“Ecevit, 800 kişinin kanının hesabını versin.”


“Biz, rapor diyoruz…”


“Meşruiyet içinde çare tükenmez, her işin bir çaresi vardır.”


“Beyefendi rapor…”


“Florya motellerinde kurulan hükümetin başı çılgındır.” “Rapor rapor… Süleyman Bey rapor!”


“Onlara gül gibi, gülistan gibi bir memleket teslim ettik.” “Ya rapor…”


“Sosyalist Enternasyonale girmek, kanunlarımıza göre fevkalade suçtur.”


“Gözünün yağını yiyşyim Süleyman Bey, şu rapordan söz et!”


“Bakın ben size bir şey söyleyeyim. Van’daki deprem evlerini biz yaptık. 4090 tane evi ben dağıttım, işte tapuları…”


“Rapor!”


“Bu memlekette tapuyu deldirmeyeceğiz. Doğa Kanununu kim icat etti?”


“Rap…”


“Türk ordusu demokrasiye bağlıdır.”


“Ra…”


“Yaaaa.’. Hükümet olmak kolay mi? Önlesin bakalım şimdi… Bu kanların hesabını ben ondan soracağım.”


Bizim arkadaşlar yine dua etsinler, başlarına bu gelmemiş. Süleyman Beyin iyi tarafına gelmiş de rapor üzerine birkaç laf etmiş.


Bunu da yapardı ha!


Süleyman Bey derler ona…


Sağı, solu hiç belli olmaz.

2 Haziran 2016 Perşembe

Geçmişten Bir Kesit "İlçe Başkanının Bakana Mektubu"

Bundan böyle Ankara’ya bir işiniz düşerse, MSP İlçe Baş-kanınız Kasım Taşçı’ya başvurmadan yola çıkmayınız…


“Neden!” diye sual ederseniz, hemen cevabını verelim: Derik hangi ilin ilçesidir? Mardin’in değil mi? Şu gün Mardin’in en önemli milletvekili kimdir? MSP’li Fehim Adak değil mi? Niçin önemlidir? Çünkü kendisi halen Bayındırlık Bakanıdır da ondan…


Diyelim ki bir işiniz var. Ankara’ya gittiniz, işiniz takıldı. İnsan seçtiği milletvekiline gidip yardımını rica etmez mi? Eder elbet! Hele bu milletvekili bakan da olursa…


Ama dedik ya, sizin Mardin’in Derik ilçesinden olmanız ve de Bayındırlık Bakanı Fehim Adak’ın sizin’ milletvekiliniz olması yetmez. Önce MSP İlçe Başkanı Kasım Taşçı’dan ruhsat almak gerek! Bu da nereden mi çıktı? Okuyun mektubu görün:


“Sayın Muhterem Hacı Fehim Bayındırlık Bakanı Esselamün Aleyküm Ve Rahmatüllahi Ve Bere-Katühü…”


4.5.1975 pazar gününde ilçemize teşrif buyurduğunuzda bütün ilçe halkının sevinç ve heyecanını bizzat kendiniz görüp müşahede ettiniz. Bunun yanı başında pek tabii ki, sizlerin bir kolunuz olarak Derik’te M.S. Partisi Başkanı ve mensuplarının sizlerin teşrifiniz ve halka hitap ederek halkın takdirini kazanmanızla bizlerin de göğsümüz kabarmıştır.


Allah’ın izin ve müsaadesiyle seçime Derik merkezi ve köyleri ile beraber, reylerin 4/5 i M.S. Partisine verileceğini herkesçe söylenen bir söz olmuştur. Allah sizleri ve bizi hak yolundan ayırmasın. Din kardeşlerimizin bizlere iltihaklarını yüce Tanrı’dan temenni ederiz.


Mühtererce bakanımız ve hacı ağabeyimiz sizlerin de gördüğünüz Derik – Mazıdağı yolunun perişanlığının giderilmesi ve hiç değilse iyi bir onarım yaptırılması için ilgililere emirlerinizi İstirham edeceğim. Tabii ki, yeni proje faaliyete geçinceye kadar emin bir şekilde arabalarımız Diyarbakır’a gitsin ve gelsin. İstiyoruz.


Sizleri fazla rahatsız etmek ve kafanızı yormak istemiyoruz, yalnız şunu sizlerden istirham edeceğiz; Mardin’den ve gerekse Derik’ten size gelip bir şeyler istediklerinde, hemen yardımcı olup işlerini yaptırıyorsunuz. Bizde burada kıymetsiz kalıyoruz. Hiç değilse bilhassa Derikliler geldiklerinde parti başkanlığımızın imzasıyla gelenlerin işinin yapılmasını, zaten ben herkesi size gönderip rahatsız ettirmem onun için hassaten Derik’te partinizin bir kolu olan bizlerin imzasıyla İşlerin takip edilmesi daha iyi olur kanısındayız.


Sizleri daha fazla rahatsız etmek istemiyoruz. Satırlarıma son verirken tekrar tekrar ben ve İlçemiz Tahrirat Kâtibi Ab-dülaziz Uğurlu ayrı ayrı selam eder, müstecap dualarınızı bekler, ellerinizden öperiz. Sîzleri ve bütün Milli Selamet Partili arkadaşlarımızı Allah’a emanet ederiz, Esselamün Aleyküm Ve Rahmatüllahi Veberekatühü”


Şimdi diyeceksiniz ki. Böyle şey olur mu?


Olmaz elbet!


Koskoca cumhuriyet hükümetinin bakanı, ilçe başkanının imzasıyla mı iş görecek?


Görmez elbet!


Hiç çekinmeyin, vurup kapıyı Sayın Bayındırlık Bakanı Hacı Fehim Adak’ın varın huturuna…


Bakın nasıl size yardımcı olacak?


Partili, partisiz, bizden onlardan demeden…


 

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Türk Tarihi Bürokrasisinde Yaşanmışlıklar

Memurların Aylık Hava, Yol Raporu


Devlet Personel Dairesi Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünden bildirilen geçim raporu:


Maliye üzerinde biriken Kümülüs bulutlarında mutemet ve veznedarlara doğru akan yüksek basınçla, memurların ceplerinde bulunan alçak basınç tesiri altında bulunmaktadır.


Ayın 30’unda radarla yapılan rasatlara göre, 24 saatlik para durumu tahmini.


Bu duruma göre geçim:


Ayın birinde öğleye doğru paralar sağanak halinde memurların ceplerine yağacak, dağılma süresinin sonlarına doğru, bakkala, manava, kasaba, tüccara, ev sahibine, elektrik su idaresine, taksit dairelerine saatte 1500 km. hızla esecek.


Eğer kalmışsa evde hanım tarafından dibine darı ekilmek suretiyle iyice boşaltılacak ve ceplerinde bir şey kalmayacaktır. Buna mukabil ödenmesi lazım gelen borç miktarlarında bir değişiklik olmayacaktır.


Boğaz yolları genel müdürlüğünden bildirilmiştir.


Ayın 5’inden 30 veya 31’inci günü akşamına kadar koyun eti, tereyağı ve zeytinyağı ile sebzeler arasındaki bütün yollar kapalı olup, memur ve dar gelirli programına dâhil bütün borç ve sıkıntı yolları açıktır.


Bu yollarda seyahat etmek zorunda kalan memur ve dar gelirlilerin yanlarında çekme halatı, takoz ve zincir bulundurmaları, devlet personel dairesi amirleri çerçevesindedir.


Ayrıca ayın 15’inden sonra yukarıda adı geçen kimselerin şiddetli bir mali kasırgaya tutulmaları şiddetli olduğundan gelmeleri muhtemel misafirlere mali durumlarının sarsılmamaları için geceleri lamba yakmamalılar, ev işlerini mum ışığında yapmaları, gündüzleri perdelerini kapalı bulundurmaları sivil savunma uzmanlarınca tavsiye edilmekte ve memurların daima en iyi günlerin daha daha ilerde olduğunu bilmelerini ve Kaf dağının ardındaki umudu beklemelerini önermektedir.


Polis Telsizleri Kaçak Gelecek


CHP İstanbul Milletvekili Yalçın Gürsel’e geçen gün bir partili takıldı:


“Yahu sen milletvekili olamadın gitti.”


Yalçın Gürsel şaşırdı;


“O ne demek yahu?”


“Hiç senin gibi milletvekili olur mu? Sen hâlâ il sekreteri gibisin. Yol yapılıyor oradasın, fırın açılıyor oradasın, bir yerisu basıyor oradasın, akşamları kahve kahve dolaşıyorsun. Böyle milletvekilliği olmaz.”


“Ya nasıl olur?”


“Git Ankara’ya yüksek politika yap! Akşamları Anadolu Kulübünde memleketin âli menfaatlerini görüş. Sen hâlâ çöpmüş, yolmuş, çamurmuş, şuymuş buymuş, ıvır zıvır şeylerle uğraşıyorsun. ‘Milletvekilliğini de ayağa düşürdün.”


Yalçın Gürsel gülmeye başladı:


“Eee… Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var, bizimki de böyle…”


Gerçekten öyleydi. Yalçın Gürsel’in yoğurt yiyişi bir başkaydı. Geçenlerde İçişleri Bakanı ‘İrfan Özaydınlı ile konuşuyordu.


“Paşam!” diye yakındı,


“İstanbul polisinin 40 telsize ihtiyacı var. Aylardır bu telsizler verilmedi. Hem polisten görev istiyoruz hem de aracını gerecini vermiyoruz. Şu telsiz işini bir halletseniz.”


İrfan Paşa da dertliydi. O da telsizlerin hemen alınıp İstanbul’a gönderilmesini istiyordu. Âma bürokratik engelleri bir türlü aşamıyorlardı. Maliye’den gümrüğe, Gümrük’ten Maliye’ye evrak gidip geliyordu… Paşa anlattıkça, Yalçın Gürseli ter bastı. Sonunda dayanamadı.


“Paşam sizde bu telsizleri alacak ödenek var mı?”


“Var efendim var!”


“Ö halde parayı bana verin?”


“Ne yapacaksınız!”


“Almanya’ya gidip telsizleri alıp geleceğim.”


İçişleri Bakanının gözleri açıldı:


“İçeri nasıl sokacaksınız?”


“Kaçakçıların soktuğu yoldan… Onlar memleketi silaha ‘boğacaklar da ben polisin telsizini mi içeri sokamayacağım? İnsaf Paşam!”


 

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Geçmişten Yansıyan Olay "Dünyanın Neresinde Böyle Polis Var?"

Önce eskilerin deyimiyle asgari müştereklerde anlaşmamız gerek… Devlet kavramına inanıyor muyuz? Anayasası ile kurulu devletten yana mıyız? Eğer bu soruların cevabını “evet” diye verebilirsek, o zaman konuşabiliriz. Bu soruların cevabını “hayır” olarak karşılıyorsak, konuşacak, tartışacak bir şey yoktur.


Biz bu soruların cevabını “evet” diye verenlerdeniz. Devlet yedi kollu bir hilkat garibesi, ya da ağzından ateş püsküren, bir ayağı yerde, bir ayağı gökte canavar değildir. Devletin düzenini köy muhtarından jandarmaya, polisten savcıya, savcıdan yargıca, yargıçtan Meclise, hükümete ve de Cumhurbaşkanına kadar uzanan ve birbirine uyan dişli çarklar çalıştırır.


Bu dişliler birbirine uymazsa, bu dişliler kırılırsa çark dönmez. Bu dişlilerin en önemlilerinden biri güvenliktir. Kim sağlar güvenliği? Devlet kuvvetleri. Nedir bu kuvvetler? Önce polistir. Polis, devletin yasalarını taraf tutmadan uygulayacaktır. Böyle mi uygulamaktadır? Hiçbir zaman böyle uyguladığı söylenemez. Çünkü bizdeki siyasi iktidarlar, polisi devletin değil, kendi hatalarının uygulayıcısı olarak görmeyi istemişler ve öyle yapmışlardır. Ama bunun da bir haddi vardır. İşte bu “had”, yani sınır, MC döneminde görülmemiş ölçüde aşılmış ve her kuruluşta olduğu gibi, polis de iki kampa ayrılmıştır.


Devletin güvenlik kuvveti olan polisin “sağcı polis, solcu polis” diye ikiye ayrıldığım düşünebilir misiniz?


Düşünmenize gerek yok! Görünen köy kılavuz istemez. Bugünkü duruma hepimizin katkısı olmuştur. Bir taraftan devlete bağlılık antları içerken Anayasa şarkıları söylerken her olayda polisi işimize geldiği gibi suçlamışızdır.


Kimine göre polis faşisttir. Kimine göre polis katildir. Kimine göre polis komünisttir. Her olaydan sonra böyle avaz avaz bağırarak polisi bugünkü duruma getirmişizdir ve de hâlâ getirmekteyiz. Gece yarısı birisi kapınızı kurcalasa, ilk başvuracağınız yer karakoldur. “Yetiş polis!” Birisi cebinizden paranızı çalsa. “Yetiş polis!” Birisi dövse. “Yetiş polis!” Komşuyla kavga etseniz. “Yetiş polis!”


Ama sonra hep bir ağızdan bağıracağız: “Katil polis!” “Faşist polis!” “Komünist polis!” Bu, çıkar yol değildir.


Polis, üzerinde tabanca olan birinin peşine takılacak, teslim ol diye bağıracak, kurşun yağmuruna tutulacak, canını kurtarmak için kendisini yere atacak, hatta tabancası tutukluk yapacak, çekip ateş edecek… Sonra katil polis!


Okulu işgal edeceksin. Öğretmenleri öğrencileri içeride tutacaksın, polis gelip üç saat yalvaracak, gel etme eyleme çık dışarı diyecek, atacaksın taşı, polisi kan revan içinde bırakacaksın, polis içeri girip yakapaça dışarı çıkardı mı, zor kullandı mı?


Gelsin faşist polis! Ateş edene “Aman ha ateş etme kaç git” mi diyecek? Okulu basana, “Aman ne iyi ettin” mi diyecek? Önünde diz çöküp yalvaracak mı? Böyle bir polis mi istiyoruz? Böyle bir polis ne Moskova’da, ne VVashington’da ne Paris’te ne de Pekin’de yoktur.


Polise ateş edilecek, polis ateş etmeyecek… Polis taşlanacak, kan revan içinde kalacak, elini kaldırmayacak… Sonra da, sana “Kaşının üstünde gözün var” deseler basacaksın feryadı: “Devlet yok rnu, polis nerede?” İşte devletin de polisin de nerede olduğu ortada…


Bu kafayla bu hale getirdik! Çatırdayan çatının altında kaldığımız gün kalkabilecek miyiz acep ayağa:


“Suçlu ayağa kalk!” dediklerinde…

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Eski Bir Mektup

Sevgili kardeşim ve arkadaşım,


Mektubunu ah vah ve dahi eyvah sesleri arasında okudum. Aman kardeşim sen ne haltlar yemişsin. Ne işler çevirip, neler karıştırmışsın. Anlattıkların ne hesaba gelir, ne de kantara! Ankara’da bir seminere katılacağım, diye tutturmuşsun. Zar zor, torpilsiz işi punduna getirip seminere gitmişsin. Seminer sonunda ilk derecelere girmemekle birlikte yine de başarılı olmuşsun. Tebrik ederim. Ama bundan sonra? İşte ondan sonra işleri karıştırmışsın. Bak neler yaptığını kendi ağzından dinle:


Ankara’dan gelince boş zamanlarımı değerlendirerek 40 daktilo sayfası “Seminer Anılarım” adlı bir rapor hazırladım. Birer örneğini Ankara’daki ilgililere, bir örneğini de çalıştığım fabrikaya verdim. Ankara’dan gelen cevapların hepsinde takdir ve tebrik ediliyordum. Şimdiye kadar seminere katılan hiç kimseden böyle bir rapor gelmediğini bildiriyorlardı. Ancak bizim fabrika idaresi, raporu 8 ay beklettikten sonra kayıtsız kuyutsuz iade etti.


Hey Allah’ım! ‘Kardeşim sen iyice sapıtmışsın, ya da üşütmüşsün. Sen bugüne dek raporların bir işe yaradığım nerede gördün. Raporlar hasıraltı değirmeninin hammaddesidir. Dua et ki iade etmişler. “Tuttum, vazifeli bulunduğum’ muhasebe servisinde bazı yeniliklere kalkıştım. Yıllarca önce bastırılmış, bugünkü işçi ücret ödemelerine ters düşen bordroları değiştirmek için yeni bir örnek hazırladım. Zamandan, kâğıt ve işçilikten tasarruf sağlayacaktım. Netice sıfıra sıfır elde var sıfır.”


Oh olsun! Sana mı kaldı âleme nizam vermek. Sana, salla başını al maaşım, demediler mi? Demişlerdir ama bir kulağından girip, bir kulağından çıkmıştır. Eğer senin dediklerin doğru olsaydı, sayıp büyüklerin herhalde senden önce yaparlardı. Onlar düşünmediğine göre şenin düşünmen, düşünmekten vazgeçtik bir de yapman, ne küstahlık!


Seminerde bir kişi ortalama 1200 liraya mal oluyordu. Bakanlığın harcamalarını da buna eklerseniz maliyet en az 2 bin liraya varacaktı. Seminere 113 kişi gitmişti. Demek ki, devlet bir kalemde 226 bin lirayı bu arkadaşlara harcamıştı. Peki bunun karşılığı ne olmuştu? Yani bu eğitim bizim fabrikaya ne yarar sağlamıştı?  İşbaşı eğitimi organize edilmiş, iş öğretimi planlaşmış, iş usulleri geliştirilmiş, iş münasebetleri düzenlenmiş, haberleşme etkin duruma getirilmiş, iş emniyeti temin edilmiş miydi? Neticede maliyet ne


kadar düşmüş, kalite ne derece yükselmiş, imalattaki artış yüzde kaça çıkmıştı? Kınaca verim ne ölçüde artmıştı?” “Hay Allah’ım! Yahu bunlardan sana ne? Sen garip bir çingenesin, gümüş zurna neyine? Ama dinlemez ki! Daha da devam eder.


“’Bunu anlamak için bir araştırma hareketine giriştim. 27 kişiyle konuşarak kendilerine bazı sorular sordum. Ortaya şahane nedenler çıktı. ‘Bir devlet işletmesinde hâkimi olan zihniyet nedir? İşler neden yatar? Eğitim niçin güme gider? Devlet üretimi neden pahalıdır? Ücretler işe neden düşüktür? Çalışma ne sebeple sabahın karanlığından, akşamın karanlığına kadar sürer? İş,      neden iki misline çıkmaz? Hulasa her şey çarşaf gibi önüme serildi.” İyi halt ettin! Sen şimdi çarşafın akını da, karasını da görürsün. Bak adamı nasıl çarşaflatırlar!


“Bu araştırmanın, eğitim, değerlendirme toplantısında, değerlendirilmesi gerekti. Böyle bir toplantı yapılabilmesi için başvurmadığım kimse kalmadı. Sonunda genel müdürlüğe durumu arz ettim. Genel müdürlük, etkili ve yetkili bir kişiyi gönderdi, Gelen önemli kişi müracaatımın nedenleri ortadayken, sanki başka nedenler varmış, onlar ortaya çıkarılmak isteniyormuş gibi beni sorguya çekti. Aradan iki ay geçti. İki ay sonra o önemli kişinin huzuruna tekrar çıktım. Müracaatımın ne olduğunu soracak oldum, Vay sen misin soran! Önemli kişi bir celallendi kil Ben kim oluyormuşum da eğitimin hesabını sürüyormuşum. Bu ne cüret, ne haddini bilmezlikmiş… Bir fabrika işçisi, kalkacak da koskoca müdürlere, efendi, bunca adam eğitime gitti, yüz binler harcandı, bundan devlet millet ne kazandı, işin püf noktası, aksayan tarafı nedir? diye saracak. Bana, buyurun, diye kapıyı bir gösterdi ki, sorma, ama hiç sorma.”


Sorma ya! Yap yap sonra sorma diye hesap yermekten kaç. ‘Biz sana yıllardan beri ne dedik. Kaçma, karışma, çalışma dedik. Ama sen kim, bizim lafımızı dinlemek kim? Bari bundan sonra aklını başına devşir. Kimsenin dalgasını taşlama. Dönen dümenlere akıl erdirmek senin ne haddine. Sen de yapış kazanın kulpuna! Böyle gelmiş, ama böyle gitmeyecek, diyorsun değil mi? İstediğin kadar de! Sen o zamana1 kadar postu çoktan deldirmiş, kuyruğu titretmiş ölürsün. Ama sen yine bakma benim laflarıma!  Çoluk çocuğa selam.


Atışa devam!

10 Mayıs 2016 Salı

Eski Hikayelerimizden Derleme

Ucu, Kime Dokunur


Cumhuriyet Senatosu’nda içişleri Bakanlığı bütçesi görüşülüyordu. Oturuma başkanlık eden ‘Ihsan Hamit Tigrel, konuşan da CHP’li İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekataidi. Bekata “Huzur dan bahsediyordu. Huzursuzluğun çeşitli sebeplerini saydı ve günün konusuna temas ederek “Milletvekili ve Senatörlerin borçlarını faizsiz taksite bağlayan kanun bir huzursuzluk kaynağı olmuştur”  dedi. Başkan İhsan Hamit Tigrel hemen müdahale etti : “Bakan bey! Bu husus sizin bütçenizi ilgilendirmez… Lütfen bütçeyle ilgili konuşun!”


Ufak bir not “İhsan Hamit Tigrel’in Ziraat Bankası’na 30 bin 782 lira 49 kuruş borcu vardır. Bu borç kabul edilen kanunla taksite bağlanmıştır.”


 “Ali Efendi” Sancaka Kızdı


Haydarpaşa Askeri Hastanesinde bir hastabakıcı vardı. Ona kısaca Ali Efendi derlerdi. Yıl 1958, “Vatan Cephesi” daha yeni kuruluyordu. “Ali Efendi”yi de “WC”ye davet ettiler. “Girmem!” dedi. “Ben Halkçıyım!” Bu kadarla kalsa iyi! Hastanede hiç kimseden çekinmeden devrin iktidarı aleyhinde atıp tutuyordu. Nihayet işine son verdiler. CHP Üsküdar ilçe ‘İdare Kuruluna başvurdu. “Ekmeğimden oldum” dedi. “Hakkımı arayın” “Ali Efendi”nin durumu ile o zaman Parti Meclisi üyesi bulunan İlhami Sancar meşgul oldu. İşine iadesi için başvurmadık kapı bırakmadı. Amma muvaffak olamadı. Devir değişti. “Ali Efendi”  başka bir ‘işe girdi; ihtilal oldu, Meclis açıldı, Hükümet kuruldu ve llhami Sancar Milli Savunma Bakanlığına getirildi. “Ali Efendinin inadı inattı. İlle de çıkarıldığı yere tekrar girecekti. ‘Kalktı Ankara’ya gitti. İlhami Sancar’ı buldu.


“Beyim sen Bakan oldun” dedi. “Hastane de sana bağlı. Emir ver de işime döneyim!” ilhami Sancar “Olmaz Ali Efendi” diye cevap verdi. “Sen haklısın! Amma ben seni işe alırsam, bana partizanlık yapıyorsun, derler. Ben Hakan olduğum müddetçe bu kapıdan içeri particiliği sokmam! Kusura bakma!


Şimdi “Ali Efendi” her gördüğüne “İlhami Bey”i şikâyet ediyor, “Bırak canım”diyor. “Hiç böyle de Bakan mı olurmuş!”


 Parti Derler Adına Doyum Olmaz Tadına


Tahsin Demiray Meclis kürsüsünde son olaylarla ilgili olarak açılan genel görüşmede Adalet Partisi adına konuşuyor :


“Hani şu 1958 Mayısında kıyamet koptu ya efendim… 1958 Mayısında sinirler fevkalade gergindi. Muhterem kardeşlerim. Peki 1957 olsun. 1959 olsun… Fakat 1960 değil! Hani orada taşlar atıldı. Sayın İnönü burada, hatırlayacak… Topkapı vesaire… İnönü 19 Mayıs stadına gidecek… O zaman atladım Ankara’ya geldim. Biz seksenlik Ethem Beyi öne kattık. Evvela zamanın Başbakanına gittik. Biz mütareke teklif ettik. Gittik o tarafa da söyledik. O zaman 19 Mayıs stadyumuna gidilmedi.”


Tahsin Demiray, Genel Başkanı Gümüşpala’yı işaret ederek devam ediyor :  Rumeli’nin paşası, yoktur kızın maşası. Şunun şurasında Orgeneral!” Tahsin Demiray, İçişleri (Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata’ya çatıyor : “İçişleri Bakanı neredesin? Neye biriktirdin bu suçları? Vaktinde kulağımızı çekecektin? Topla, topla, sonra bir partiye yükle… Hepimizi tongaya bastırdı… Olmaz böyle şey!”


Tahsin Demiray bu minval üzere devam eden konuşmasını bitirdikten sonra AP’liler hariç bütün milletvekilleri tarafından fasılasız iki dakika coşkun bir şekilde alkışlandı! AP’liler de kendisini tebrik etmek (!) için koridorda beklediierse de Demiray dışarı çıkmadı!


 


 


 


 

3 Mayıs 2016 Salı

Türk Tarihindeki Enteresan Olaylar

Tek Oy


CHP Parti Meclisi toplanıp yeni Merkez Yönetim Kurulu üyelerini seçti. Toplantıdan sonra seçilemeyen eski üyeler, İnönü ve Genel Sekreter Bakşık’la hatıra fotoğrafı çektirdiler. Bu sırada eski Genel Sekreter Yardımcısı ve Ecevit’in sağ kolu Prof. Turan Güneş, İnönü’ye “Paşam haberiniz var mı?” dedi. 1Bu seçimlerden bana bir oy çıktı!”


İnönü bir kahkaha attı: Kim vermiş sana bu bir oyu?” Turan Güneş “Şimdi söylesem şaşarsınız” dedi. ”Seçimden sonra bütün arkadaşlarımı tek tek kenara çekip sordum. Hepsi, de, ben verdim, dedi. Oysa o bir oyu ben kendi kendime vermiştim!”


Dürbünle Bakınca…


Karadenizlinin biri açık tribünde maç seyrediyor muş. Birden bağırmaya başlamış. Ama ne bağırma! Yer gök inliyormuş:


“Cazim, Cazim caziiim!” Yanındaki sinirlenmiş: “Yahu Kâzım kim? Nerede? Ne bağırıp duruyorsun? Kulağımın zarı patlayacak.” Karadenizli karşıdaki kapalı tribünü göstermiş: “Şuradaki adamı Cazim’a benzeteyrum da.” Ve başlamış yine bağırmaya. Yanındaki dürbünü uzatmış:


“Dürbünle bak da, o mu, değil mi anla!” Karadenizli dürbünü gözüne yerleştirince Kâzım’ı yanında görmüş ve bağırmayı kesip hafif sesle seslenmiş:


“Cazım buraya gelsene, da!” yanındakine dürbünü vermiş:


“Çok teşeççür edeyrum. Bağırmaktan sesum kısılacaktu. Söyledim Cazimın kulağına, gelir şimdi puriya!”


Sayılı Kanun Nasıl Uygulanır?


Hikaye bu ya! Adamın bir işi varmış. Bu iş bir türlü bitmezmiş. “Bugün git yarın gelden canı çıkmış. Kime sorduysa” “Haklısın!” derlermiş. O da haklı olduğunu bilirmiş de, bir türlü hakkını alamazmış. Tanıdıkları “Bir kere de git kendin konuş!” demişler. “Belki yüz yüze anlaşmak mümkün olur!” O da giyinmiş kuşanmış, huzura varmış. Başlamış derdini anlatmaya :


“Efendim biliyorsunuz sizde bir işimiz var. Durum şöyle şöyle… İşimizin hâlâ sürüncemede kalması bizi çok müşkül durumda bırakıyor. Zarar görüyoruz. Eğer lütfedip durumu incelerseniz, haklı olduğumuzu anlayacaksınız. Sizden ricamız hakkımızı teslim etmenizdir.” Bay yetkili gömüldüğü koltuktan zile basmış ve odacıya, “Falan beyi çağır!”  demiş. Falan bey gelmiş, baş başa konuşmuşlar. Sonra bay yetkili hakkını atamaya gelen adama “Durum biraz karışık ama” demiş “Bir şeyler yapmaya çalışacağız.”


Ve düşünmeye başlamış. Sonra bulmuş: “Size 1715 sayılı kanunu tatbik ederiz.” Adam anlamamış. “1715 sayılı kanunu tatbik edelim, dedik ya! Siz gidin de iki gün sonra gelin.”  Adam çıkmış dışarı. 1715 sayılı kanun ne ola? Düşüne düşüne giderken aklına bir avukat arkadaşı gelmiş. “Gidip ona sorayım” demiş. Durumu avukata anlatmış. Avukat da önce anlamamış, sonra kanunlar kılavuzuna bakmış… Ve başlamış gülmeye. Adam sinirlenmiş: “Yahu ne gülüp duruyorsun? Benim derdim başımdan aşkın… Yardımını istedik, sen gülüyorsun. Neymiş bu 1715 sayılı kanun?”   Avukat hem gülmüş, hem de “Çıkar cebinden bir kâğıt para!” demiş. Adam cebinden bir beşlik çıkarmış: “Oku bakalım üzerini”


“11 Haziran 1930 tarih ve 1715 numaralı kanuna göre çıkarılmıştır.” Avukat “Anladın mı şimdi?” demiş. “Sana tatbik edilecek kanunun ne olduğunu?” Adam anlamış tabii.


 Fener’de Patlayan Dinamitin Ardından


Geçtiğimiz çarşamba günü Fener’deki Rum Lisesine dinamit kondu ve patlatıldı. Vukuat-ı adiyeden sayılan bir şey olduğu için kimse, “Sonra ne oldu?” diye sormadı. Gazetelerde iki satır haberle geçiştirildi. Oysa bakın neler olmuş Fener’de… Fakir fukara mahallesi Fener’de dinamit patlayınca! Vatandaş Erdoğan Özarslan oturup bir mektup yazmış, “Bombacı bey kardeşim” diye başlamış söze:


24 Mart 1971’de bizim mahalleyi ziyaret edip bir de hediye bırakmışsın. Farkında olamadık, sessizce gelip gürültü ile gitmişsin. Oysa biz çok misafirperverizdir. İnsan hiç selam sabahsız geçip gider mi? Otursan sana ikramda bulunurduk, hiç olmazsa bir çayımızı içerdin.


Aziz kardeşim, bu semti iyi bilmediğin belli. Merde o eski Fener. Nerde şimdiki. Bugün Fenerin çoğunluğu fakir, gurbete çıkan köylünün ilk yerleştiği 100 -150 lira kira ile bir odada 5-6 kişilik ailelerin oturduğu, gönlü zengin kişilerin İstanbul’da sığındığı tek semttir.


Biz böyle gürültülü hediyelere alışık olmadığımızdan gece yarısı uykumuzdan sıçrayarak kalktığımız İçin bizi affet. Yadırgadık birden. Korkudan bayılan, çocuk düşürmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan hamile kadınları, tüm pencereleri kırıtan odalarımızda sabaha dek acı, soğuk ve sulu kar yağışıyla titreyip ağlayan, zatürree olmak tehlikesiyle karşılaşan yeni doğmuş bebekleri, yaşlı hastaları da affet. Sana teşekkür edemedikleri için üzülüyorlar. Ardından ana avrat şovenlere aldırma, bilinçsiz olduklarından öyle davranmışlardır.


Ertesi gün ise bir başka âlem oklu ki sorma. Ay sonu olduğu için kırılan pencerelerimize cam taktırmak için, sağa sola borç para almak için nasıl koşuştuğumuzu, camcılara nasıl yalvardığımızı görsen dört köşe olurdun zevkinden. Beni sorarsan camları taktırmak için borç almadım. Doğuracak karımın hastane masrafları için üç ordan, beş hurdan bir araya getirdiğim parayı tamamen verip taktırdım camlarımızı. Kabahat sende değil, bizim evi yapan ustada! Bu kadar çok pencereli ev yapılır mı canım?


Ay başına daha dört gün var, bakkal veresiyesiyle otlatırız onu da… Hanım da kendi kendine doğum yapsın artık, na’palım yani? Aziz kardeşim tekrar bekleriz seni; hem de dört gözle, İyi bir havada gel ki bozuk yollarımızın çamurları ayakkabılarını kirletmesin. Ama bu kez hediyeni mağrur ve alayla dimdik duran Rum Lisesinin demir kapısına değil, tek tek evlerimizin kapısına bırakıver. Bırakıver ki, tüm olarak kurtulalım bu dertlerden; anlıyor muşun, tüm olarak.”


 

16 Nisan 2016 Cumartesi

Öğüt Gibi Yaşanmış Olaylar

Bir Babadan Bir Oğula…


“Ey yüzkarası vatan haini, çulunu sudan çakarmış tazı. Ve ey Mao mukallidi köle ruhlu sapık. Haysiyet ve insanlıktan nasibini alamamış kefere. Ey yalancı, adi, diplomalı cahil. Şu birkaç satırı senin için yazmak rahatsızlığı içinde bulunan ben; şu hitap için geçen vakte acıyorum. Bunca fedakârlık, 30.00 lira gibi maddi yardımı senin diplomalı cehaletin için mi yaptık? Uyan, yeter melanetin?


Mao sapıklığından, yalancı ve düzenbazlıktan hemen dönüp tövbekâr olmazsan pişmanlığın sana fayda vermeyeceği ve hayatın boyunca hüsrandan kurtulamayacağın bir hal üzerinde otsun. İpinin pazara çıkarılacağını aklına koy. Bir tarafı sidik, diğer tarafı pislik sonu çuyuf olan sümüklü ve kafasız yaratık. Hakkın ebedi laneti üzerinde olsun. Dinsiz, beynamaz mahluk. Kendine gel, çeki düzen ver, tövbekar ol. Sana son ihtarım. Yalvarmaların para etmeyeceği bir hale gelmekten hemen ve ciddiyetle sakın. Şimdilik bu kadar.


Kimimiz oturup kına yakalım, kimimiz de yan gelip birbirimizi kutlayalım. Türkiye’yi işte bu hale getirdik. Bir babanın gencecik oğluna bu mektubu yazdıracak hale… Politikasıyla, gazetecisiyle, satılmışıyla, ahmağıyla, yazarıyla çizeriyle kına yakalım. “İşte marifetimiz bu!” diye.


 Kanal Açtı Ağa Düştü


Şarkışla’da Deniz Gezmiş ile Yusuf Aslan’ı görüp yakalayan Bekçi Salih Yıldız’ın terfi ettirilerek polis yapılmasına şiddetle karşı çıkmaktayız. Hemen “Ayıp bu yaptığın!” diye itiraz etmeyin. Ne Şarkışla’yı görmüşlüğümüz, ne de çekçi Salih Yıldızla bir alışverişimiz var. Yalnız apaçık i haksızlığı önlemeye çalışıyoruz o kadar! Önce meseleyi şöyle bir özetleyelim. Bekçi Salih Yıldız ne yapmış? Şarkışla’da gece iki şüpheli kişi görmüş.


Onları kara-kola davet etmiş, ondan sonra da çıngar çıkmış ve Deniz Gezmiş’le Yusuf Aslan ele geçmiş. Böyle değil mi? Siz böyle bilin! Kazın ayağı ve de eşeğin kuyruğu hiç öyle değil! Önce meselenin aslını öğrenin de ondan sonra bekçi efendiyi polis yapın. Meselenin aslını astarını nereden mi, kimden mi öğreneceğiz? En yetkili kim mi? El insaf, derim size! Her ne kadar müstafiyse de anlı şanlı ve de pek namlı içişleri Bakanımız Haldun Menteşeoğlu ne güne duruyor. Bir kulak verin de dinleyin adamcağızı:


“Ben. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının işlediği suçların tadadını yapmayacağım. Bunu biliyorsunuz. Onu yakalamak için Ankara’da ve bütün Türkiye’de uyguladığımız asayiş sisteminin niteliğini kesin hatlarla özetlemek isterim. Uyguladığımız takip sistemi taramaya bazı yerlerde baskına, tacize tedirginliğe ve yol kesme gibi unsurlara dayalı bir sistemdir. Bu sistemin uygulanması, onları yer değiştirmeye mecbur edecek bir vasfı da taşımaktadır.


Yer değiştirdikleri takdirde, alınmış olan tedbirler ağma düşeceği tabii ve mukadderdi. Bu sistem hem Ankara’da bütün gücüyle uygulanmış, hem Türkiye’nin her tarafında Türk polisi ve Türk jandarması bu sistemi kendi çapında uygulamakta idi. Ankara’da bunların büyük bir yataklık ve himaye çevresine sahip oldukları tespit olunmuştur. Sistemimizin özelliği olan bir taktik de bazı yerlerde gevşemeler yaparak çıkmalarına imkân vermek ve kurulan tedbirler ağına düşmek idi. İşte bunlar da Ankara’nın boşalan bir kanalından çıkmışlar, fakat vatanın diğer köşesinde kurulan bir ağa düşmüşlerdir.”


Gözünü sevdiğim, Polis Teşkilatı değil, balıkçı takımı! Ne sistem, ne sistem! Önce kovalamışlar, sonra kanal açmışlar, daha sonra da Bekçi Salih Yıldız’ın eline ağı verip balığı çevirmişler. Bildiğimiz kadarla üç çeşit ağ vardır. Birine çevirme derler, birine dalyan derler, üçüncüsü de kepçe ağdır. Herhalde Bekçi Salih Yıldız’ın elindeki ağ kepçe cinsinden olacak. Savurmuş kepçeyi, hop yakalamış balığı!


Şimdi Bekçi Salih Yıldız’ın terfi ettirilmesine niçin karşı çıktığımızı anladınız mı? Yaptığı iş mi yani? Elindeki kepçe, kaçan balığı çevirmiş. Onu babam da yapar! Mesele balığı tedirgin edip kaçırmak, sonra kanala sokmak, oradan da kanalın ağzında birini bekletip ağa düşürmek. Bekçi Salih efendi polis olursa, koca Bakanları “tarzanları aslanları, kaplanları, yiğitleri ne yapacağız. Hadi polisi komiser, komiseri  baş komiser,  baş komiseri Emniyet Amiri, Emniyet Amirini Emniyet Müdürü yaptık. Ya anlı şanlı ve de pek namlı İçişleri Bakanını ne yapacağız. Onu da Başbakan yapamayız ya! Hem, zaten zavallıcık koltuğuna doyamadan gitti.


İşte Bekçi Salih efendinin terfi etmesine bundan karşıyız. Koca Menteşeoğlu’nun hakkının yenmesine razı değiliz. Zaten başına gelenler yeter. Bir de nispet yapar gibi Bekçi Salih efendiyi terfi ettirmeyelim de adamcağızı şeyden düşmüşe döndürmeyelim. Düşenin dostu yoktur ama… Bu kadarı da fazla!


FARK


Adam otomobiliyle bir şehirden birine gidiyormuş. Gideceği şehire birkaç kilometre kala lastiği patlamış. Arabayı kenara çekip tekerleği sökmüş, cıvataları jant kapağının içine koyup stepneyi takmaya başlamış. Birden arkasından gelen bir otomobil jant kapağına çarpmış ve kapak havaya fırlamış, içindeki cıvatalar da kaybolmuş. Adam beyninden vurulmuş. Şimdi ne olacak? Cıvataları nereden bulacak. Kara kara düşünürken karşıdaki binadan birisi bağırmış: Düşünüp durma yahu! Diğer üç tekerlekten birer tane cıvata sök, tak. Seni şehire kadar idare eder.”


Adam “Sahi yahu!” demiş. “Bunu hiç düşünmemiştim.” Adamın dediğini yapıp tekerleği yerine taktıktan sonra teşekkür etmek için başını kaldırmış. Aaaa akıl hastanesi. Adam da delinin biri olmalı. Şaşırmış ve akıl veren adama dönmüş:


“Yahu sen deli değil misin? Nasıl akıl ettin bunu? Adam da cevap vermiş: “Biz deliyiz beyim, deli; aptal değiliz. Aptallık başka şey, delilik başka şey.”


 

3 Nisan 2016 Pazar

Ahmet Ağa’nın Köpeğine Muska

Topkapı troleybüsüne kucağında ayakları sakat çocuğu ile bir köylü bindi. Çocuğun ayakları tutmuyordu. Bir genç kaîkip adama yer verdi. Köylü bitkindi. Istırap yüzünden akıyordu. Yanında oturan yaşlı bir adam kendisiyle ilgilendi ve “Geçmiş olsun!”  dedikten sonra “Neyi var çocuğun?” diye sordu. Köylü anlattı: “Ayakları tutmuyor bey!” “Eeee ne yaptınız?” “Dolaştırmadığım hoca kalmadı.” “Doktorlara götürmedin mi?” “Götürdüm beyim ama onlardan da hayır yok! Şimdi Şehremi’de nefesi kuvvetli, »ilmi derin bir hoca varmış, ona götürüyorum.”


İkisi de yüksek sesle konuştukları için troleybüstekiler onları dinliyorlardı. Yaşlı adam «nefesi kuvvetli hocayı duyunca kızdı. “Bana bak” !i dedi. “Kelin merhemi olsa başına sürer”! Hocalarla hacılarla çocuğun ayağı iyi olmaz. Benim oğlum doktor, gel seni götüreyim. Bir de sana hoca hikâyesi anlatayım da dinle.”


Herkes kulak kabartmıştı:“Köyün birinde köpeğine çocuklarından daha düşkün bir adam varmış. Çocuklarından bir kalem pirzolayı esirgerken, köpeğine gerekirse koç kesermiş. Bir gün köpeği hastalanmış… Dolaştırmadığı hoca kalmamış. Köpek iyileşmiyor… Ha öldü, ha ölecek! Uzak köylerden birinde, senin duyduğun gibi, nefesi kuvvetli bir hocanın namını duymuş… Hemen sırtlamış köpeği, iki saatlik yola gitmiş. Kan ter içinde hocayı bulmuş. Hoca köpeğe bakmış sonra ‘Olur!’ demiş. ‘Bunun ceremesi bir kıvırcık kuzu! Ben muskayı yazarken sen git kuzuyu kap gel!’ Adam gitmiş kuzuyu alıp gelmiş, muskayı köpeğin boynuna takıp köye, dönmüş…


Köpek birkaç gün sonra iyileşmeye başlamaz mı? O ölecek köpek dirilmiş, kuyruğunu dikmiş, başlamış sağa sola hırlamaya! Adamın keyiften yanına yaklaşılmıyor. Köpek iyileşince, hocanın muskada neler yazdığını merak eder olmuş… Bir gün merakını yenemeyeceğini anlayınca, muskayı açmış! Muska yedi kat muşambaya sarılı. Aç ha aç! Sonunda bir kâğıt çıkmış, kâğıdı okuyunca hırsından kan beynine fırlamış!”


Troleybüste hikâyeyi dinleyen herkes meraklanmıştı. Önde oturan bir genç dayanamadı sordu: “Peki bey amca ne yazılıymış kâğıtta?” Yaşlı adam “Söyleyeyim, söyleyeyim!”  dedi. Ama kadınlar kulağını tıkasın! ‘Bakın nefesi kuvvetli hoca muskaya neler yazmış: “Muska yazdım Ahmet Ağanın itine,


Ben kavuştum (kıvırcık kuzunun etine, İyi olursa da bilmem neyime, iyi olmazsa da bilmem neyime.” Herkes bastı kahkahayı. Ve otobüs  Gureba’nın önünde durunca yaşlı adam yanındaki köylüye «Hadi bakalım!» dedi, «Kalk, bizim doktora gidelim!  Zaten ben sokakta kimi yakalarsam bizim oğlana götürürü m”


“Muska yazdım Ahmet Ağanın itine, Ben kavuştum (kıvırcık kuzunun etine, İyi olursa da bilmem neyime, iyi olmazsa da bilmem neyime.” Herkes bastı kahkahayı. Ve otobüs Gureba’nın önünde durunca yaşlı adam yanındaki köylüye “Hadi bakalım!” dedi, “Kalk, bizim doktora gidelim!  Zaten  ben sokakta kimi yakalarsam bizim oğlana götürürü mı!”


Tiyatroyu Duyunca Parladı…


Geçenlerde Rize’ye bir tiyatro geldi. Hoparlörlü bir cip şehirde dolaşıp reklam yapıyordu. Cip bir ara yolun  kenarında durdu. İhtiyar bir adam cipe hayretle bakıyordu. Elinde mikrofon olan genç, ihtiyara, “’Baba sen de tiyatroya gel!” dedi, “Memnun kalırsın!” Cip uzaklaştıktan sonra ihtiyar yanındaki adama sordu: “Ha ne deyi bu adam?” “Sana bu akşam tiyatroya gel, dedi.” İhtiyar bir parladı ki: “Uy pen onin yedi ceddunu… “Bilmem nenin uşağı! Ha pu yaşımdan sonra cideceğim karıya kiza ha! Bende o cöz var mi?”


Lütfen Kesip Çerçeveletiniz!


Demirel’e basın toplantısında sordular: “Dış pazarlarda bize ait bazı mallar taklit edilmektedir. Bu konuda ne tedbir alınıyor?” Demirel de cevap verdi: “Ticarette hile esas değildir. İyi tüccar hilekâr olmaz. Hilekâr mutlaka eninde sonunda bir yere kafasını çarpar. Taklitçilik, malların kalitesini bozma vesair hususlar ticaret ahlakına aykırı şeylerdir.”


 

29 Mart 2016 Salı

Sürgülü Kompas, Kaynak ve Asfalt

Sürgülü Kompas


Sürgülü kompas, bir civatanm bir somunlu vidanın ya da bir borunun çapım ölçmeye yarayan çok hassas bir ölçü âletidir. Günümüzde teknisyenler çok kesin ölçü, lerle çalışmak mecburiyetinde oldukları için çeşitli hassas ölçü Aletleri yapılmış, tır. Bunlardan sürgülü kompas, bir mili, metrenin onda biri, hattâ daha küçüğünü ölçmeye imkân verir. Vidalı tornacı perge. li denen başka bir âlet ise madenleri levha hâline getiren kimseler ya da tesviye, çiler tarafından kullanılır ve milimetrenin yüzde biri kadar incelikleri ölçmeye yarar. Doğrudan doğruya bakılıp okunabilen verniye cetvelinin genelleştirilmesi hesap cetvellerinin meydana çıkmasına yol açmıştır.


Kaynak (Teknikte)


İki maden parçasını birleştirmek isteyen tenekeci, bu ikisinin arasına bir parça lehim eritip akıtır. Lehim soğumaya başlayınca donar, iyice donunca da bu iki maden parçasını birbirine sımsıkı yapıştırmış olur.


Basit lehim işlerinde ergime derecesi düşük olan kurşun ve kalay alaşımı kullanılır. Lehimcinin elindeki alev püskürten küçük bir lambayla kıpkırmızı hâle gelin, ceye kadar ısıtılmış demirden bir havya bu iş İçin yeter. Ama daha çok sağlamlık istenen büyük işlerde, başka bir maddeye ihtiyaç göstermeyen kaynak yapılır. Bu iş için büyük bir ısıya ihtiyaç vardır. Bu ısı da ya oksiasetilen üfiecinden ya da elek, trik arkından elde edilir. Böylece ergime derecesinden daha fazla ısıtılan iki maden parçası birbirine kaynamış olur.


Asfalt


Büyük şehirlerin kaldırımları ve sokakları, karayollarının zeminleri, petrolden elde edilen ve “bitüm”de denilen asfalt aslından gelen maddelerle kaplanmıştır.


Asfalt. 50 santigrat derecesinin altındaki ısılarda katı hâlde bulunan bir maddedir. Fakat ısının etkisiyle önce yumuşar, sonra da sıvı hâle gelmeye başlar. Bazı ülkeler, de tabii hâlde de bulunabilir. Eskiler bu maddeden tuğlaları sağlamlaştırmak, bir de ölülerini bozulmaz hâle getirmek için yararlanırlardı. Sâf hâldeki asfaltla kaplanan yollar, yağmurlu havalarda çok kaygan güneşli havalarda da çok yumuşak olurlar. Bunun için asfaltı küçük çakıl taneleriyle karıştırır ve sıcakken yola döküp üzerini kaplarlar. Sonra da soğumasına meydan vermeden üzerinden silindirle geçerek düzgün hâle getirirler.


 

27 Mart 2016 Pazar

Beyaoğlu’nun İhitşamı ve Romantizmini Yaşamak

Beyoğlu, her ne kadar eski günlerindeki romantizmi ve ihtişamını yitirmiş olsa da halen onu ayakta tutan bazı tatlar sayesinde geçmişini yaşamayı sürdürüyor. Rejans da bu tatlardan bir tanesi. Hem yetmiş yıllık kendine has ortamı ve dekoru hem de sürekli yenilenen ve gelişen mutfak kültürünün lezzetiyle siyasi buluşmalara, sanatsal sohbetlere ve sevgiliyle başa baş yenen yemeklere tanık olmayı sürdürüyor.


1917’deki Rus İhtilalini izleyen yıllarda Rusya’dan kaçıp İstanbul’a sığman Ruslar, İstanbul’da çok sayıda Rus lokantası açmıştı. O dönemde, Beyaz Ruslar diye adlandırılan bu grubun sayısı yüz binin üzerindeydi. Beyaz Ruslar Kızıl Ordu’ya başkaldıran Daniken ve Vrangel’in yandaşlan oldukları için kızıl karşıtı anlamında bu şekilde adlandırılıyordu. İstanbul’a yerleşen Beyaz Ruslar çeşitli meslekleri başarıyla icra etmekteydi. Marangozluktan şoförlüğe, dadılıktan sekreterliğe çeşitli işlerle varlıklarını sürdürmeye çahşan Beyaz Ruslar kısa zamanda İstanbul’da Maksim (Maxim), Moskovit (Moscovite), George Karpiç (Carpitch), Medvied, RozNuar (Rose-Noire), Splen-did, Cherezade, Novotni, Kievski Ugolok, Kit-Kat, Causasse-Dulber, Sarmatov, Dore ve Rejans gibi çok sayıda lokanta açmışlardı. Tüm bu lokantalardan geriye sadece bir tanesi kalabüdi: Rejans (Regence).


Beyoğlu’nda 1804 yılında yaptırılan Panayia Kilisesi’nin iki yanında oluşan Olivo Geçidi ile Panayia Geçidi (Emir Nevruz Sokağı) arasında yer alan Rejans, İstanbul’un en eski ve en büinen Rus lokantası olma özelliğini yetmiş küsur yıl sonra dahi koruyor. Şimdi gelelim Rejans’ın tarihine… 1920’li yılların başında, şimdiki Rejans Lokantası’nın bulunduğu yerde, Triamon Palas adı altında bir birahane ve lokanta bulunuyordu. Triamon Palas’ın bahçesi yoktu. Lokanta açıldıktan kısa bir süre sonra, 1921 yılı içinde Mihail Mihailoviç tarafından devralındı. Ancak, Mihailoviç burayı dekore etmek için gerekli sermayeyi bulamadı. Aynı dönemde, Berthet isimli bir Fransız, İstiklal Caddesi üzerinde Tophaneli Rıza’nın restoranını satın alarak Fransız havası taşıyan lüks bir lokal açtı. Bu lokalin adı “La Regence, Cafe-Restaurant-Glacier Maison Française” idi. Berthet’in işleri de istediği gibi gitmeyince La Regence’i 1923 sonlarına doğru Mihailoviç’e devretti ve Mihaüoviç de 1924 yılında şimdiki Rejans’ı “Turkuaz” (Turquoise) adıyla açtı. Mihail Mihaüoviç, daha sonraları Tevfik Manars, Vera Chirik, Veronika Protoppova’yla ortak olarak Olivo Geçidi’ndeki yerini yeniden dekore ederek Turkuaz’ı, “Rejans Kahve, Lokanta ve Çiçek Bahçesi” adıyla yeni ve bugünkü yerine taşıdı. 1,932 yılının Mayıs ayında açılan Rejans kısa sürede İstanbul’un seçkin kesiminin uğradığı, müzikler ve danslar eşliğinde Fransız, Türk ve Rus mutfağının en lezzetli yemeklerinin sunulduğu mekan olarak ün kazandı.


1930’lardan günümüze Beyoğlu’nun tarihine de tanıklık etmiş olan Rejans, İsmet İnönü’den Atatürk’e dek birçok inşam ağırladı. Rejans, mutfağının çeşitliliğine rağmen özellikle Rus mutfağındaki başarısı nedeniyle, bir Rus lokantası olarak bugüne geldi. Bunun nedeni, kurucularının Bolşevik Devrimi sırasında Rusya’dan İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslar’dan olmasıydı. Rejans’ı kuranlar, Rus Devrimi’nden kaçan anti-komünistlerdi. Ancak, mekan yıllarca bir Rus lokantası olarak Türk solunca da benimsendi.


Rejans’ın mönüsünde neler vardı, şöyle bir bakalım. Rejans’m olmazsa olmaz içkisi sarı votkaydı. Limon kabuğu zanyla aromalandı-nlmış votkayı orta halli Rus aüeleri konuklarına ikram ederlerdi. Votkanın limonlusu dışında kızılcıklı, acı biberli, enginarlı, vişneli çeşitleri de vardı. Ana yemeğe geçmeden önce seçenek olarak “borç” (bortsch) çorbası sunulurdu. Bu çorba, adını Rus kadınlarının zor dönemlerde komşularından ödünç aldıkları malzemeyle yapmasmdan alıyor. Bu malzemeler, domates, lahana, patates, pancar, ekşi krema ve et olabiliyor. Ana yemeklere gelince; “böf straganof’ (boeuf stra-ganov) klasik bir Rus yemeği olarak her zaman menüde vardı. 19. yüzyılın sonlarında Kont Straganov’un aşçısı tarafından yaratılan böf straganof, ince şeritler halinde kesilmiş dana etinin özel sosuyla servis edilmesinden oluşuyor. Böf straganof dışında, özel yağsız ördeğin çeşidi sebzeler ve otlarla çeşidendirilerek altı saat pişirilmesi sonucunda oluşan elmalı ördek, sarımsaklı kızarmış ekmekle bol yağda kızartılmış tavuktan yapılan, asıl adı kievski kotiet olan ama kısa adıyla kievski (kievsky), hamura bulanmış çeşitli sebzelerden yapılan ünlü Rus böreği piroşki (pirochki), marmelat ve pudra şekerli Rus usulü krep palaçinka (palachinka) ve Rusların çok sevdiği bir tadı olan merenj (mereng) de Rejans’m mönüsündeki diğer tadardı.


Rejans’taki dördü ortaklık önce Veronika Protoppova’nm ayrılarak yurtdışma gitmesi, daha sonra da Tevfik Manars’ın kendi hissesini gene bir Rus göçmeni olan Abdurrahman Şirin’e satmasıyla bozuldu. Abdurrahman Şirin ölünce hissesi kız kardeşine, onun ölümü üzerine de oğlu Selim Taygan’a kaldı. Mihaü Mihaüoviç’in 1971 yılında ölmesiyle varislerinin ortaya çıkması ve Vera Chirik’in de hisselerini satmasıyla Rejans bir dönem karışık günler geçirdi. Tüm bu olanlara 1976 yılındaki yangın da eklenince bir süre kapalı kaldı. Lokanta onarılarak 1977 yılında yeniden açıldığında yeni sahipleri artık Selim Taygan ve Nüvit Sezener’di. Yenilenmiş haliyle geçtiğimiz yıla kadar hizmet veren Rejans lokantası belki de bir daha açılmamak üzere kapılarım müşterilerine kapattı.


 

23 Mart 2016 Çarşamba

Paraleller, Gündönümü ve Yükselti Hakkında Bir Derleme

Paraleller


Dünyamızın yüzeyini ekvatora paralel bölgelere ayırdığı varsayılan çizgilerdir. Bunlar sâdece haritaların üzerinde çizili bulunur. Bir yerin enlemini göstermeye yararlar.


Paraleller aslında bulunmayan, sadece var olduğu sayılan. Ekvatora paralel olarak dünyamızı çepeçevre çeviren çizgilerdir. Bir yerin enlemini, yâni kutupla Ekvator arasın da bulunduğu yeri bildirmeye yarar. Bu yer, 0 (sıfır) derece (Ekvator) ile 90 derece (Kutup) arasında, derece cinsinden bir sayıyla ifade edilir. Eğer enlemi bulunmak İstenen nokta Ekvatorla Kuzey Kutbu arasındaysa, kuzey enlemi. Ekvatorla Güney Kutbu arasındaysa da güney enlemi denir. Ama bir noktanın tam olarak yerini belirtmek için o noktanın boylamını da bilmek gerekir. Bir yerin enlemi sekstant denilen Aletle bulunur.


Gündönümü


Kışın, geceler usundur; yazın da çok kısa… Ama ilkbahar ile sonbahar başlangıcında geceyle gündüzün uzunluğu birbirine eşit olur. Buna gündönümü denir.


Dünyamızın ekseni dalma aynı tarafa eğik olduğu İçin aynı sıralarda yeryüzünün har noktasının güneş ışıklarıyla aydınlanma süresi eşit değildir. Yazları, dünyamız ekseninin kuzey ucu güneşe eğik olduğu İçin Avrupa daha çok güneş ışığı alır. Kışları Isa dünyamız ekseninin güney ucu güneşe eğik olduğundan aynı Oklalar daha az güneş ışığı alır. Dünyamızın alanı güneş ışınlarına dikey bir düzlem İçinde olduğu zaman da gündönümü olur, yâni gündüz, tarla geceler birbirine eşit uzunlukta olurlar. Gündönümü sırasında şiddetli gündönümü gel-gitleri meydana gelir.


Yükselti


Yükselti, bir yerin deniz yüzeyinden olan yüksekliğidir. Meselâ Paris’teki ünlü Eiffel kulesinin yerden yüksekliği 320 metre olmasına rağmen coğrafi anlamdaki yüksekliği 345 metredir. Çünkü Paris, deniz yüzeyinden 25 metre yüksekliktedir.


Havacılar güvenlik içinde uçabilmeleri için yerden ne kadar yükseklikte uçtuklarını bilmek zorundadırlar. Uçakların altimetre atmosfer basıncını ölçen bir alettir. Bu basınç da, normal havada deniz yüzeyinde 76 santim boyunda, 1 santimetre kare eninde bir cıva sütununun basıncına, yerden 5000 metre yükseklikte 40 santim, 10.000 metrede de 20 santim olacak şeklide azalır. Böyle olunca bir altimetrenin göstergesini metre cinsinden işaretleyerek, ibrenin gösterdiği rakamı okuyup yüksekliği öğrenmek kolay olur.


 

21 Mart 2016 Pazartesi

Elektrik Direnci, Devre Kesici ve Sigorta

Elektrik Direnci


Elektrik akımı, her çeşit yalıtkan telin üzerinde aynı kolaylıkla yol almaz. Bir tel ne kadar inceyse akımın geçmesine o derece direnme gösterir ve o kadar da çok ısınır. Elektrik ampulünün içindeki telin büyük bir direnci vardır.


Elektrik akımı ileten bütün cisimlerin hepsi, akımın aynı kolaylıkla geçmesine imkân vermezler. En kötü iletkenler, en mükemmel yalıtkanlardır. Bir elektrik teli ne kadar uzun ve İnceyse akımın geçmesine o derece direnç gösterir. Bu da telin ısınmasıyla belli olur. Bir elektrik tesisatında çok yüklü elektrik akımı varsa teller kolayca kızar ve hele ev ahşapsa bir yangına sebep olabilir. Ama devrenin üzerine yerleştirilmiş olan sigorta adı verilen emniyet düzeni kendiliğinden eriyerek akımı keser. Bir radyo alıcısının reostası da bir çeşit elektrik direncidir.


Devre Kesici


Elektrik düğmesi ya da anahtarı, elektrik lambasını yakmaya veya söndürmeye yarar. Devre-kesici ise elektrik tesisatının ansa yapması halinde elektrik akımını otomatik bir şekilde kesen bir çeşit elektrik anahtarıdır.


Bir elektrik tesisatında, el şalteri, elektrik sigortası veya otomatik devre kesici gibi güvenliği sağlayıcı aygıtlar bulunur. Bunlardan halk arasında otomatik sigorta diye de anılan otomatik devre-kesiciler, elektromıknatıs prensibinden yararlanılarak yapılmış otomatik elektrik anahtarlarıdır. Devre kesici, temel olarak bir elek, tromıknatıs bobininden meydana gelmiştir. Elektrik akımının çok şiddetli gelmesi halinde bu bobin, yarattığı manyetik alanın gücüyle devreyi kesen bir anahtarın kolunu çeker. Elektrik tesisatının modern olduğu binalarda, otomatik devre-kesiciler, elektrik sayacının hemen yanındadırlar.


Sigorta


Bir elektrik tesisatındaki teller, çok kuvvetli bir elektrik akımı geçtiği zaman ısınır ve kızarırlar. Çoğu zaman da bir yangına sebep olurlar. Ama bu sıcaklık, sigortanın incecik telini eritince devre kendiliğinden kesilmiş olur.


Sigorta, gerektiği zaman akımı kesen bir düzendir. Bir tesisattaki akımın şiddeti, öngörülen dereceyi aşınca sigortanın teli kendiliğinden eriyerek akımı keser. Sigortanın telinin kolayca ısınıp kopabilmesi için genellikle erime ısısı düşük olan kurşun alaşımlarından yapılmıştır: Kalınlığı da, gereği kadar elektrik yükünü ısınıp kopmadan taşıyabilecek kadardır. Bunun İçin sigortanın teli değiştirilirken hiçbir zaman iki ya da üç katlı kalın bir tel hâline getirilmemelidir. Sigorta, elektrik tesisatını koruyan, elektrikle çalışan âletlerin bozulmasını önleyen çok önemli bir güvenlik düzenidir.


 

18 Mart 2016 Cuma

Itri Efendi, Tamburi Cemil ve Şinasi ile Sanat Turu

Buhurizade Mustafa Itri Efendi


Türk musikisinin büyük ustası, 1640’ta İstanbul’da doğdu, 1711’de aynı yerde öldü.


Hemen bütün İslâm dünyasında yüzyıllardan beri okunan Kurban Bayramı Tekbiri onun bestesidir.


Itrî bir gün Topkapı sarayında, padişah III Ahmet ile yemek yerken sofrada önüne gelen altın sahanın kapağını açtığında, kabın içinde yemek yerine zümrüt, yakut ve elmaslar olduğunu görmüş, hemen padişahın ellerine kapanarak: “Devletlû sultanım, ben bu nimete lâyık değilim” demiştir. Padişahta: “Ne yapayım ki sarayımda sana lâyık daha kıymetli bir şeyim yok” diye cevap vermiştir. Hükümdarın bu derece değer verdiği büyük sanatçının yüzlerce bestesi, notaya alınmadığı için zamanımıza kırk kadar eseri kalmıştır. Bayram namazlarında okunan tekbirin, beş vakit okunan ezanın ve cuma ve cenaze namazlarından önce minarelerden verilen salânın da bestecisi olan Itrîye çiçekleri çok sevdiği için hoş kokulu anlamına gelen bu lâkap takılmıştı.


Tamburi Cemil


Tamburi Cemil Bey; Türk bestecisi ve tambur virtüözü, 1871’de İstanbul’da doğdu, 1915’te aynı yerde öldü.


Türk müziğinin klâsik yapısını bozmadan bu alana yeni bir üslûp getirdi. İlkokuldan sonra öğrenimini özel dersler alarak tamamlayan Cemil Bey, daha sonra Mülkiye’ye devam etmiş ve bu arada Fransızcayı da öğrenmişti. Ama içinde müziğe ve özellikle Türk musikisine karşı dayanılmaz bir tutku vardı. Bu nedenle. Hariciye Nezareti Şehbenderlik Kaleminde bir süre görev almışsa da buradan ayrılarak kendini tam anlamıyla musikiye adamıştır. Kendisine tambur çaldığı için «Tamburi» lâkabı takılan sanatçı, bu âleti çalmakta virtüözdü. Sanatçı, tamburdan başka rübap, lâvta, kemençe, viyolonsel gibi müzik âletlerini de büyük bir ustalıkla çalardı. Birbirinden güzel şarkıları, saz eserleri ve taksimleriyle Türk musikisine yeni bir üslüp getirmiş olan bu sanatçı, ayrıca Rehber-i Musiki adıyla müzik kurallarını öğreten bir eser yayımlamıştır.


İbrahim Şinasi Efendi


Türk gazetecisi, şair, tiyatro yazarı, 1826’da İstanbul’da doğdu, 1871’de aynı yerde öldü.


Resmi olmayan ilk Türk gazetesini çıkardı; Osmanlıcayı, stratejileştirme hareketlerine yol açtı.


Şinasi, bir süre memuriyet yaptıktan sonra Paris’e maliye öğrenimini gördü. Dönüşünde, önemli devlet görevlerinde bulundu. Agâh Efendi ite Tercüman-ı gazetesini çıkardı (1860) ve başyazılarını yazdı. Bizde ilk tiyatro eseri olan Evlenmesi isimli komedisini bu gazetede yayımladı. 1862’de, tek başına, Efkâr gazetesini çıkardı. Değerini gösteren makaleler kaleme aldı. Mantıklı üslûpla yazdığı edebiyat tartışmalarıyla ilk fikir gazeteciliğini kurdu. Hürriyet ve demokrasi fikirlerini yaydı. Şinasi, gazeteciliğin tertip, baskı gibi alanlarda da yenilikler getirdi. Yeni Osmanlılar Cemiyetine girdi. 1865’de gazeteyi Namık Kemal’e bırakıp Paris’e gitti. Âli Paşa’nın ölümünden sonra İstanbul’a gelerek (1869), gazetesini tekrar yayımlamaya başladığı sırada hastalandı ve öldü.