29 Mart 2016 Salı

Sürgülü Kompas, Kaynak ve Asfalt

Sürgülü Kompas


Sürgülü kompas, bir civatanm bir somunlu vidanın ya da bir borunun çapım ölçmeye yarayan çok hassas bir ölçü âletidir. Günümüzde teknisyenler çok kesin ölçü, lerle çalışmak mecburiyetinde oldukları için çeşitli hassas ölçü Aletleri yapılmış, tır. Bunlardan sürgülü kompas, bir mili, metrenin onda biri, hattâ daha küçüğünü ölçmeye imkân verir. Vidalı tornacı perge. li denen başka bir âlet ise madenleri levha hâline getiren kimseler ya da tesviye, çiler tarafından kullanılır ve milimetrenin yüzde biri kadar incelikleri ölçmeye yarar. Doğrudan doğruya bakılıp okunabilen verniye cetvelinin genelleştirilmesi hesap cetvellerinin meydana çıkmasına yol açmıştır.


Kaynak (Teknikte)


İki maden parçasını birleştirmek isteyen tenekeci, bu ikisinin arasına bir parça lehim eritip akıtır. Lehim soğumaya başlayınca donar, iyice donunca da bu iki maden parçasını birbirine sımsıkı yapıştırmış olur.


Basit lehim işlerinde ergime derecesi düşük olan kurşun ve kalay alaşımı kullanılır. Lehimcinin elindeki alev püskürten küçük bir lambayla kıpkırmızı hâle gelin, ceye kadar ısıtılmış demirden bir havya bu iş İçin yeter. Ama daha çok sağlamlık istenen büyük işlerde, başka bir maddeye ihtiyaç göstermeyen kaynak yapılır. Bu iş için büyük bir ısıya ihtiyaç vardır. Bu ısı da ya oksiasetilen üfiecinden ya da elek, trik arkından elde edilir. Böylece ergime derecesinden daha fazla ısıtılan iki maden parçası birbirine kaynamış olur.


Asfalt


Büyük şehirlerin kaldırımları ve sokakları, karayollarının zeminleri, petrolden elde edilen ve “bitüm”de denilen asfalt aslından gelen maddelerle kaplanmıştır.


Asfalt. 50 santigrat derecesinin altındaki ısılarda katı hâlde bulunan bir maddedir. Fakat ısının etkisiyle önce yumuşar, sonra da sıvı hâle gelmeye başlar. Bazı ülkeler, de tabii hâlde de bulunabilir. Eskiler bu maddeden tuğlaları sağlamlaştırmak, bir de ölülerini bozulmaz hâle getirmek için yararlanırlardı. Sâf hâldeki asfaltla kaplanan yollar, yağmurlu havalarda çok kaygan güneşli havalarda da çok yumuşak olurlar. Bunun için asfaltı küçük çakıl taneleriyle karıştırır ve sıcakken yola döküp üzerini kaplarlar. Sonra da soğumasına meydan vermeden üzerinden silindirle geçerek düzgün hâle getirirler.


 

27 Mart 2016 Pazar

Beyaoğlu’nun İhitşamı ve Romantizmini Yaşamak

Beyoğlu, her ne kadar eski günlerindeki romantizmi ve ihtişamını yitirmiş olsa da halen onu ayakta tutan bazı tatlar sayesinde geçmişini yaşamayı sürdürüyor. Rejans da bu tatlardan bir tanesi. Hem yetmiş yıllık kendine has ortamı ve dekoru hem de sürekli yenilenen ve gelişen mutfak kültürünün lezzetiyle siyasi buluşmalara, sanatsal sohbetlere ve sevgiliyle başa baş yenen yemeklere tanık olmayı sürdürüyor.


1917’deki Rus İhtilalini izleyen yıllarda Rusya’dan kaçıp İstanbul’a sığman Ruslar, İstanbul’da çok sayıda Rus lokantası açmıştı. O dönemde, Beyaz Ruslar diye adlandırılan bu grubun sayısı yüz binin üzerindeydi. Beyaz Ruslar Kızıl Ordu’ya başkaldıran Daniken ve Vrangel’in yandaşlan oldukları için kızıl karşıtı anlamında bu şekilde adlandırılıyordu. İstanbul’a yerleşen Beyaz Ruslar çeşitli meslekleri başarıyla icra etmekteydi. Marangozluktan şoförlüğe, dadılıktan sekreterliğe çeşitli işlerle varlıklarını sürdürmeye çahşan Beyaz Ruslar kısa zamanda İstanbul’da Maksim (Maxim), Moskovit (Moscovite), George Karpiç (Carpitch), Medvied, RozNuar (Rose-Noire), Splen-did, Cherezade, Novotni, Kievski Ugolok, Kit-Kat, Causasse-Dulber, Sarmatov, Dore ve Rejans gibi çok sayıda lokanta açmışlardı. Tüm bu lokantalardan geriye sadece bir tanesi kalabüdi: Rejans (Regence).


Beyoğlu’nda 1804 yılında yaptırılan Panayia Kilisesi’nin iki yanında oluşan Olivo Geçidi ile Panayia Geçidi (Emir Nevruz Sokağı) arasında yer alan Rejans, İstanbul’un en eski ve en büinen Rus lokantası olma özelliğini yetmiş küsur yıl sonra dahi koruyor. Şimdi gelelim Rejans’ın tarihine… 1920’li yılların başında, şimdiki Rejans Lokantası’nın bulunduğu yerde, Triamon Palas adı altında bir birahane ve lokanta bulunuyordu. Triamon Palas’ın bahçesi yoktu. Lokanta açıldıktan kısa bir süre sonra, 1921 yılı içinde Mihail Mihailoviç tarafından devralındı. Ancak, Mihailoviç burayı dekore etmek için gerekli sermayeyi bulamadı. Aynı dönemde, Berthet isimli bir Fransız, İstiklal Caddesi üzerinde Tophaneli Rıza’nın restoranını satın alarak Fransız havası taşıyan lüks bir lokal açtı. Bu lokalin adı “La Regence, Cafe-Restaurant-Glacier Maison Française” idi. Berthet’in işleri de istediği gibi gitmeyince La Regence’i 1923 sonlarına doğru Mihailoviç’e devretti ve Mihaüoviç de 1924 yılında şimdiki Rejans’ı “Turkuaz” (Turquoise) adıyla açtı. Mihail Mihaüoviç, daha sonraları Tevfik Manars, Vera Chirik, Veronika Protoppova’yla ortak olarak Olivo Geçidi’ndeki yerini yeniden dekore ederek Turkuaz’ı, “Rejans Kahve, Lokanta ve Çiçek Bahçesi” adıyla yeni ve bugünkü yerine taşıdı. 1,932 yılının Mayıs ayında açılan Rejans kısa sürede İstanbul’un seçkin kesiminin uğradığı, müzikler ve danslar eşliğinde Fransız, Türk ve Rus mutfağının en lezzetli yemeklerinin sunulduğu mekan olarak ün kazandı.


1930’lardan günümüze Beyoğlu’nun tarihine de tanıklık etmiş olan Rejans, İsmet İnönü’den Atatürk’e dek birçok inşam ağırladı. Rejans, mutfağının çeşitliliğine rağmen özellikle Rus mutfağındaki başarısı nedeniyle, bir Rus lokantası olarak bugüne geldi. Bunun nedeni, kurucularının Bolşevik Devrimi sırasında Rusya’dan İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslar’dan olmasıydı. Rejans’ı kuranlar, Rus Devrimi’nden kaçan anti-komünistlerdi. Ancak, mekan yıllarca bir Rus lokantası olarak Türk solunca da benimsendi.


Rejans’ın mönüsünde neler vardı, şöyle bir bakalım. Rejans’m olmazsa olmaz içkisi sarı votkaydı. Limon kabuğu zanyla aromalandı-nlmış votkayı orta halli Rus aüeleri konuklarına ikram ederlerdi. Votkanın limonlusu dışında kızılcıklı, acı biberli, enginarlı, vişneli çeşitleri de vardı. Ana yemeğe geçmeden önce seçenek olarak “borç” (bortsch) çorbası sunulurdu. Bu çorba, adını Rus kadınlarının zor dönemlerde komşularından ödünç aldıkları malzemeyle yapmasmdan alıyor. Bu malzemeler, domates, lahana, patates, pancar, ekşi krema ve et olabiliyor. Ana yemeklere gelince; “böf straganof’ (boeuf stra-ganov) klasik bir Rus yemeği olarak her zaman menüde vardı. 19. yüzyılın sonlarında Kont Straganov’un aşçısı tarafından yaratılan böf straganof, ince şeritler halinde kesilmiş dana etinin özel sosuyla servis edilmesinden oluşuyor. Böf straganof dışında, özel yağsız ördeğin çeşidi sebzeler ve otlarla çeşidendirilerek altı saat pişirilmesi sonucunda oluşan elmalı ördek, sarımsaklı kızarmış ekmekle bol yağda kızartılmış tavuktan yapılan, asıl adı kievski kotiet olan ama kısa adıyla kievski (kievsky), hamura bulanmış çeşitli sebzelerden yapılan ünlü Rus böreği piroşki (pirochki), marmelat ve pudra şekerli Rus usulü krep palaçinka (palachinka) ve Rusların çok sevdiği bir tadı olan merenj (mereng) de Rejans’m mönüsündeki diğer tadardı.


Rejans’taki dördü ortaklık önce Veronika Protoppova’nm ayrılarak yurtdışma gitmesi, daha sonra da Tevfik Manars’ın kendi hissesini gene bir Rus göçmeni olan Abdurrahman Şirin’e satmasıyla bozuldu. Abdurrahman Şirin ölünce hissesi kız kardeşine, onun ölümü üzerine de oğlu Selim Taygan’a kaldı. Mihaü Mihaüoviç’in 1971 yılında ölmesiyle varislerinin ortaya çıkması ve Vera Chirik’in de hisselerini satmasıyla Rejans bir dönem karışık günler geçirdi. Tüm bu olanlara 1976 yılındaki yangın da eklenince bir süre kapalı kaldı. Lokanta onarılarak 1977 yılında yeniden açıldığında yeni sahipleri artık Selim Taygan ve Nüvit Sezener’di. Yenilenmiş haliyle geçtiğimiz yıla kadar hizmet veren Rejans lokantası belki de bir daha açılmamak üzere kapılarım müşterilerine kapattı.


 

23 Mart 2016 Çarşamba

Paraleller, Gündönümü ve Yükselti Hakkında Bir Derleme

Paraleller


Dünyamızın yüzeyini ekvatora paralel bölgelere ayırdığı varsayılan çizgilerdir. Bunlar sâdece haritaların üzerinde çizili bulunur. Bir yerin enlemini göstermeye yararlar.


Paraleller aslında bulunmayan, sadece var olduğu sayılan. Ekvatora paralel olarak dünyamızı çepeçevre çeviren çizgilerdir. Bir yerin enlemini, yâni kutupla Ekvator arasın da bulunduğu yeri bildirmeye yarar. Bu yer, 0 (sıfır) derece (Ekvator) ile 90 derece (Kutup) arasında, derece cinsinden bir sayıyla ifade edilir. Eğer enlemi bulunmak İstenen nokta Ekvatorla Kuzey Kutbu arasındaysa, kuzey enlemi. Ekvatorla Güney Kutbu arasındaysa da güney enlemi denir. Ama bir noktanın tam olarak yerini belirtmek için o noktanın boylamını da bilmek gerekir. Bir yerin enlemi sekstant denilen Aletle bulunur.


Gündönümü


Kışın, geceler usundur; yazın da çok kısa… Ama ilkbahar ile sonbahar başlangıcında geceyle gündüzün uzunluğu birbirine eşit olur. Buna gündönümü denir.


Dünyamızın ekseni dalma aynı tarafa eğik olduğu İçin aynı sıralarda yeryüzünün har noktasının güneş ışıklarıyla aydınlanma süresi eşit değildir. Yazları, dünyamız ekseninin kuzey ucu güneşe eğik olduğu İçin Avrupa daha çok güneş ışığı alır. Kışları Isa dünyamız ekseninin güney ucu güneşe eğik olduğundan aynı Oklalar daha az güneş ışığı alır. Dünyamızın alanı güneş ışınlarına dikey bir düzlem İçinde olduğu zaman da gündönümü olur, yâni gündüz, tarla geceler birbirine eşit uzunlukta olurlar. Gündönümü sırasında şiddetli gündönümü gel-gitleri meydana gelir.


Yükselti


Yükselti, bir yerin deniz yüzeyinden olan yüksekliğidir. Meselâ Paris’teki ünlü Eiffel kulesinin yerden yüksekliği 320 metre olmasına rağmen coğrafi anlamdaki yüksekliği 345 metredir. Çünkü Paris, deniz yüzeyinden 25 metre yüksekliktedir.


Havacılar güvenlik içinde uçabilmeleri için yerden ne kadar yükseklikte uçtuklarını bilmek zorundadırlar. Uçakların altimetre atmosfer basıncını ölçen bir alettir. Bu basınç da, normal havada deniz yüzeyinde 76 santim boyunda, 1 santimetre kare eninde bir cıva sütununun basıncına, yerden 5000 metre yükseklikte 40 santim, 10.000 metrede de 20 santim olacak şeklide azalır. Böyle olunca bir altimetrenin göstergesini metre cinsinden işaretleyerek, ibrenin gösterdiği rakamı okuyup yüksekliği öğrenmek kolay olur.


 

21 Mart 2016 Pazartesi

Elektrik Direnci, Devre Kesici ve Sigorta

Elektrik Direnci


Elektrik akımı, her çeşit yalıtkan telin üzerinde aynı kolaylıkla yol almaz. Bir tel ne kadar inceyse akımın geçmesine o derece direnme gösterir ve o kadar da çok ısınır. Elektrik ampulünün içindeki telin büyük bir direnci vardır.


Elektrik akımı ileten bütün cisimlerin hepsi, akımın aynı kolaylıkla geçmesine imkân vermezler. En kötü iletkenler, en mükemmel yalıtkanlardır. Bir elektrik teli ne kadar uzun ve İnceyse akımın geçmesine o derece direnç gösterir. Bu da telin ısınmasıyla belli olur. Bir elektrik tesisatında çok yüklü elektrik akımı varsa teller kolayca kızar ve hele ev ahşapsa bir yangına sebep olabilir. Ama devrenin üzerine yerleştirilmiş olan sigorta adı verilen emniyet düzeni kendiliğinden eriyerek akımı keser. Bir radyo alıcısının reostası da bir çeşit elektrik direncidir.


Devre Kesici


Elektrik düğmesi ya da anahtarı, elektrik lambasını yakmaya veya söndürmeye yarar. Devre-kesici ise elektrik tesisatının ansa yapması halinde elektrik akımını otomatik bir şekilde kesen bir çeşit elektrik anahtarıdır.


Bir elektrik tesisatında, el şalteri, elektrik sigortası veya otomatik devre kesici gibi güvenliği sağlayıcı aygıtlar bulunur. Bunlardan halk arasında otomatik sigorta diye de anılan otomatik devre-kesiciler, elektromıknatıs prensibinden yararlanılarak yapılmış otomatik elektrik anahtarlarıdır. Devre kesici, temel olarak bir elek, tromıknatıs bobininden meydana gelmiştir. Elektrik akımının çok şiddetli gelmesi halinde bu bobin, yarattığı manyetik alanın gücüyle devreyi kesen bir anahtarın kolunu çeker. Elektrik tesisatının modern olduğu binalarda, otomatik devre-kesiciler, elektrik sayacının hemen yanındadırlar.


Sigorta


Bir elektrik tesisatındaki teller, çok kuvvetli bir elektrik akımı geçtiği zaman ısınır ve kızarırlar. Çoğu zaman da bir yangına sebep olurlar. Ama bu sıcaklık, sigortanın incecik telini eritince devre kendiliğinden kesilmiş olur.


Sigorta, gerektiği zaman akımı kesen bir düzendir. Bir tesisattaki akımın şiddeti, öngörülen dereceyi aşınca sigortanın teli kendiliğinden eriyerek akımı keser. Sigortanın telinin kolayca ısınıp kopabilmesi için genellikle erime ısısı düşük olan kurşun alaşımlarından yapılmıştır: Kalınlığı da, gereği kadar elektrik yükünü ısınıp kopmadan taşıyabilecek kadardır. Bunun İçin sigortanın teli değiştirilirken hiçbir zaman iki ya da üç katlı kalın bir tel hâline getirilmemelidir. Sigorta, elektrik tesisatını koruyan, elektrikle çalışan âletlerin bozulmasını önleyen çok önemli bir güvenlik düzenidir.


 

18 Mart 2016 Cuma

Itri Efendi, Tamburi Cemil ve Şinasi ile Sanat Turu

Buhurizade Mustafa Itri Efendi


Türk musikisinin büyük ustası, 1640’ta İstanbul’da doğdu, 1711’de aynı yerde öldü.


Hemen bütün İslâm dünyasında yüzyıllardan beri okunan Kurban Bayramı Tekbiri onun bestesidir.


Itrî bir gün Topkapı sarayında, padişah III Ahmet ile yemek yerken sofrada önüne gelen altın sahanın kapağını açtığında, kabın içinde yemek yerine zümrüt, yakut ve elmaslar olduğunu görmüş, hemen padişahın ellerine kapanarak: “Devletlû sultanım, ben bu nimete lâyık değilim” demiştir. Padişahta: “Ne yapayım ki sarayımda sana lâyık daha kıymetli bir şeyim yok” diye cevap vermiştir. Hükümdarın bu derece değer verdiği büyük sanatçının yüzlerce bestesi, notaya alınmadığı için zamanımıza kırk kadar eseri kalmıştır. Bayram namazlarında okunan tekbirin, beş vakit okunan ezanın ve cuma ve cenaze namazlarından önce minarelerden verilen salânın da bestecisi olan Itrîye çiçekleri çok sevdiği için hoş kokulu anlamına gelen bu lâkap takılmıştı.


Tamburi Cemil


Tamburi Cemil Bey; Türk bestecisi ve tambur virtüözü, 1871’de İstanbul’da doğdu, 1915’te aynı yerde öldü.


Türk müziğinin klâsik yapısını bozmadan bu alana yeni bir üslûp getirdi. İlkokuldan sonra öğrenimini özel dersler alarak tamamlayan Cemil Bey, daha sonra Mülkiye’ye devam etmiş ve bu arada Fransızcayı da öğrenmişti. Ama içinde müziğe ve özellikle Türk musikisine karşı dayanılmaz bir tutku vardı. Bu nedenle. Hariciye Nezareti Şehbenderlik Kaleminde bir süre görev almışsa da buradan ayrılarak kendini tam anlamıyla musikiye adamıştır. Kendisine tambur çaldığı için «Tamburi» lâkabı takılan sanatçı, bu âleti çalmakta virtüözdü. Sanatçı, tamburdan başka rübap, lâvta, kemençe, viyolonsel gibi müzik âletlerini de büyük bir ustalıkla çalardı. Birbirinden güzel şarkıları, saz eserleri ve taksimleriyle Türk musikisine yeni bir üslüp getirmiş olan bu sanatçı, ayrıca Rehber-i Musiki adıyla müzik kurallarını öğreten bir eser yayımlamıştır.


İbrahim Şinasi Efendi


Türk gazetecisi, şair, tiyatro yazarı, 1826’da İstanbul’da doğdu, 1871’de aynı yerde öldü.


Resmi olmayan ilk Türk gazetesini çıkardı; Osmanlıcayı, stratejileştirme hareketlerine yol açtı.


Şinasi, bir süre memuriyet yaptıktan sonra Paris’e maliye öğrenimini gördü. Dönüşünde, önemli devlet görevlerinde bulundu. Agâh Efendi ite Tercüman-ı gazetesini çıkardı (1860) ve başyazılarını yazdı. Bizde ilk tiyatro eseri olan Evlenmesi isimli komedisini bu gazetede yayımladı. 1862’de, tek başına, Efkâr gazetesini çıkardı. Değerini gösteren makaleler kaleme aldı. Mantıklı üslûpla yazdığı edebiyat tartışmalarıyla ilk fikir gazeteciliğini kurdu. Hürriyet ve demokrasi fikirlerini yaydı. Şinasi, gazeteciliğin tertip, baskı gibi alanlarda da yenilikler getirdi. Yeni Osmanlılar Cemiyetine girdi. 1865’de gazeteyi Namık Kemal’e bırakıp Paris’e gitti. Âli Paşa’nın ölümünden sonra İstanbul’a gelerek (1869), gazetesini tekrar yayımlamaya başladığı sırada hastalandı ve öldü.


 


 

13 Mart 2016 Pazar

Buzul, Buzultaş ve Yanardağ Hakkında Bilgiler

Buzul


Yüksek dağların üzerinde hava o kadar soğuktur ki yağan karlar erimez. Bunlar, aralarında sıkışır; bayırlardan aşağıya doğru kayar, sonunda buzdan bir nehir meydana getirirler. Buna da buzul denir. Buzullar yavaş yavaş vadiye iner, sonra da eriyerek ortadan kalkarlar.


Birçok yerde, 2700 metre yüksekliğin üzerindeki bölgelerde görülmez. Sıkışır, önce sertleşmiş kar kitlesi, sonra da yığılmış buz hâlini alır. Bu yığılan buzlar kendi ağırlıklarının etkisiyle yavaş yavaş vadilere doğru İnmeye başlarlar ve buzdan bir nehir hâlini alırlar. Buzul adı verilen bu buz nehirleri yer yer tıpkı akarsular gibi kenarlardan gelen diğer buzullar ve buzultaşlarla birleşip genişlerler. Bunların kayış hızları yılda 100 metre kadardır. Buzullar dağın eteklerine geldikleri zaman sıcaklığın etkisiyle erirler. Himalayalarda 100 kilometrelik buzullar varsa da Alplerdeki en uzun buzul 24 kilometre kadardır.


Buzultaş


Dağların arasından yavaş yavaş aşağılara doğru kayan buzullar, ağır kocaman taşlan da yerinden söker, beraberlerinde taşırlar. Yol boyunca üzeri aşıp yuvarlaklaşan bu taşlara buzultaş denir.


Buzulların beraberlerinde söküp taşıdıkları topraklar, taçlar, kayalar, buzun ağır olması sebebiyle çok olur. Buzul, üzerinden geçtiği kayaları açındırır, âdeta ufalar. Hem bunları, hem de dağlardan yuvarlanarak üzerine düşenleri de beraberinde taşır. Bütün bunlar buzulun eridiği yerde birikerek bir set hâlini alırlar. Bu setle önü kapanan yatakta sular birikirse göl meydana gelir. Buzultaş yığıntıları bazen da set yerine tepeler hâlinde birikirler. Bunların arkasında da suların toplanmasıyla göller ya da bataklıklar meydana gelir. Kuzey Almanya ve Kuzey Polonya’da böyle birçok göl ve bataklık vardır.


Yanardağ


Yanardağ, toprağın içinden, ya da denizlerin diplerinden erimiş hâlde fışkıran kayalar ve küllerin üst üste yığılmasıyla meydana gelen bir dağdır. Lâvlar, soğudukça sertleşerek birbiri üzerine yığılırlar.


Yanardağlar, dünyamızın kızgın bir halde bulunan çekirdeğinin bir çeşit emniyet çaplarıdır. Faal halde olmayan yanardağlardan çoğunun kraterlerinde küçük, şirin krater gülleri bulunur. Bir yanardağ harekete geçince ünce tepesi patlayarak genişler; İçinden dumanlar, buharlar, kızgın gazlar, lavlar ve küller püskürür. Bazı yanardağlar denizlerin dibindedir, adaların meydana gelmesine sebep olurlar. Bir yanardağın püskürmeye başlaması çoğu zaman korkunç felaketlere yol açar. Antil Adalarında, Martinik’teki Pele yanardağının 1902’dekl patlamasında 40.000 kişi ölmüştür.


 

12 Mart 2016 Cumartesi

Davy Lambası, Pil ve Elektrik İle İlgili Faydalı Bir İçerik

Davy Lambası


Kömür ocaklarım bazen «grizu» adı verilen patlayıcı bir gaz kaplar. “Davy lambası” denilen özel bir lamba, patlama tehlikesi olmadan kömür ocaklarım aydınlatmakta kullanılır. Bu lambanın alevi tel bir kafes içinde olduğundan grizu gazı patlamaz.


Bu lambayı Davy adındaki (1778-1829) bir İngiliz kimyageri icat etmiştir. Lambanın alevi çok İnce bir madeni kafesin İçinde olduğundan, ateş dışardaki grizu gazıyla temas etmez. Ayrıca bu patlayıcı gaz etrafı kaplamaya başlamışsa patlama sadece tel kafesin içinde meydana gelir ve alev söner. Böylece emniyeti sağlamakla görevli ekiplere hemen haber verilir ve galerilerin havasını değiştirecek vantilatörlerin çalıştırılması istenir. Ayrıca madencinin akümülatörünü belinde taşıdığı, elektrikle yanan emniyetli özel madenci fenerleri de vardır. Bunlar aleviz olduğundan tamamen tehlikesizdir


Pil


Pil, kimyasal bir reaksiyonu elektrik akımına çeviren bir aygıttır. Hiçbir tepki göstermediği zaman pil; kullanılmış, bitmiş demektir. Elektrik pilini Volta adlı bir Italyan bilgini İcat etmiştir. Volta pili yapmak İçin ortası delik, tekerlek biçimindeki bakır ve çinko parçalarını, aralarına aba parçaları koyarak OatOate dizmişti. Bugün piyasada satılan piller, asitli eriyiği macunumsu bir madde İçine karıştırılmış olduğu İçin “kuru pil” diye adlandırılır. Fakat en verimli piller, sitil eriyiği sıvı Killinde olan Löklanşa Plilerledir. Zira sıvı hâlinde olan asitli eriyiği, kimyasal tepkiyi daha kolaylaştırır. Pillerle elde edilen elektrik akımı düşük voltajlı, düz akımdır. Piller; elektrik fenerlerini, radyoları ve elektrikle çalışan bazı âletleri çalıştırmakta kullanılır.


Elektrik


Pillerden, ya da dinamolardan elde edilen elektrik akımı, madensel tellerle nakledilir. Elektrik akımından evleri aydınlatmakta, ısıtmada ya da motorları çalıştırmakta yararlanılır.


Eskiler, iki kehribar parçasını birbirine sürterek statik elektrik elde etmeyi bilirlerdi. Bu kehribar parçalarını saçlara yaklaştırdıkları zaman saçların dimdik havaya kalk, tığını görürlerdi. Çok daha sonraları elektrik akımını üretmeyi ve bu akımı çeşitli alanlarda kullanmayı öğrendiler. Düz elektrik akımı kimyasal pillerle alternatif akım da manyetik jeneratörlerle üretilir. Elektrik yükü, yalıtkan bir devre üzerinde çok küçük elektronlar tarafından bir atomdan ötekine aktarılarak nakledilir. Hidrolik ya da termik santrallar elektrik üretme merkezleridir.


 

11 Mart 2016 Cuma

Efsanevi Masal Kahramanları; Ali Baba, Alaeddin ve Robinson

Ali Baba ve Kırk Haramiler


İranlı fakir esnaf Bin bir Gece masallarından birinin kahramanı, Ali Baba, esrarengiz bir şekilde çok büyük bir servet kazanmıştır.


Yoksul bir esnaf olan Ali Baba, kıt kanaat geçinmekteydi. Bir gün Kırk Haramiler denilen haydutların barındığı bir mağaraya girmenin sırrını tesadüfen öğrendi. Kırk Haramiler çaldıkları malları, getirip bu mağaraya saklıyorlardı. Ali Baba, Haramilerin reisinin bir kayaya “Açıl susam açıl” diye bağırdığını işitti ve kayanın açılıverdiğini hayretle gördü. Mağara, haramilerin hırsızlıkla topladıkları ve rastgele yığdıkları altın, mücevher ve benzeri değerli eşya ile doluydu. Ali Baba da, haramilerden öğrendiği bu sihirli cümleyi tekrarlayıp mağaraya girdi ve bunlardan bir kısmını kendine ayırdı. Haramiler onu vurmak istedilerse de sonunda Ali Baba, kölesinin de yardımıyla hepsini bir bir öldürdü. Bir atasözü hâline gelen “Açıl susam açıl” deyimi, bütün engelleri aşmaya yarayan bir aracı göstermek için kullanılır.


Alâeddin ve Lambası


Macerayı seven yoksul delikanlı,  Ali Baba ve Kırk Haramiler gibi Alâeddin’in Lâmbası da bir Gece Masal ürünlerinden biridir. Alâeddin bu masalda servet ve kudret sahibi olur.


Bin bir Gece Masallarından birinin kahramanı olan Alâeddin, Mustafa adında bir terzinin oğluydu. Günün birinde Afrikalı bir sihirbaza rastladı ve birtakım tabiatüstü olaylarla karşılaştı. Sihirbaz onu yanına aldı, kendi maceralarına sürükledi. Bu arada Alâeddin dünyanın merkezinde bakınan sihirli bir lambayı almakla görevlendirdi. Birçok maceralı olaydan sonra Alâeddin bu işi başardı. Çeşitli engellerle karşılaşmasına rağmen lambayı buldu ve kullanmak üzere bir köşeye sakladı. Alâeddin, bu lamba sayesinde çok büyük bir servetin sahibi oldu ve sultanın kızıyla evlendi. Alâeddin’in Lambası adlı masal, güzel Şehrazat’ın, kocası Iran şahı Şehriyar tarafından öldürtülmesini geciktirmek için geceleri ona anlattığı sürekli masalların en güzellerinden biridir. Dilber Şehrazat, bu masallarla ölümden kurtulmuştur.


Robinson Crusoe


Issız bir adaya düşen kazazede gemici, 1719’da, Daniel Defoe tarafından yaratılan roman kahramanı ıssız bir adada bütün güçlüklere göğüs gererek 28 yıl tek başına yaşamayı başardı.


İskoçyalı bir denizci olan Alexander Selkirk ıssız bir adaya terkedilmiş bir insanın korkunç macerasını gerçekten yaşamıştı. Selkirk’in bu zahmetli hayatı, 1704’ten 1709’a kadar beş yıl sürmüştü. Ama Daniel Defoe. Alexandre Selkirk’I örnek aldığı roman kahramanını, yirmi sekiz yıl yalnız yaşamaya mahkûm etmiştir. Batan bir gemiden kurtulan Robinson Crusoe adlı denizel, Orénok ırmağının ağzındaki bir adada kendisini yapayalnız bulur, önceleri ümitsizdir, fakat sonra yavaş yavaş kendini toparlar. Yılmadan mücadeleye girişir: zekâsı ve becerikliliği sayesinde kendine hemen hemen normal bir hayat sağlar. Hele yamyamların adaya öldürmek için getirdiği zavallı bir zenciyi, onların elinden kurtardığı gün keyfine diyecek yoktur. Nihayet bir gemi adaya yanaşır ve bu İki kahramanı oradan kurtarır.


 

10 Mart 2016 Perşembe

Pusula, Gemi Pusulası, Parakete ve Yüzen Çapa Nedir?

Gemi Pusulası


Gemi pusulası iğnesiz bir pusuladır. Üzerinde rüzgârgülü çizili kadram, yuvarlak kutusunun içinde dönerek bize doğru yolu gösterir. Kadranı döndüren, bu yuvarlak kutunun içindeki mıknatıslardır.


Gemi pusulaları çok ender olarak «kuru» denen cinstendir. Bu cins pusulalarda kadran tıpkı saat çarklarında olduğu gibi bir taş yuvanın içine yerleştirilmiş eksen etrafında döner. Gemi pusulalarının büyük bir kısmı «sıvı» denen cinstendir. Bunların kadranları su ve alkol karışımı bir sıvı üzerinde durur, geminin yön değiştirmesiyle de kolayca döner. Bu pusulaların kadranları daha yavaş, fakat daha emin döner, daha rahat bir okuma sağlar, üstelik geminin titreşimlerinden de zarar görmez. Karşılıklı askılar, geminin dalgalı denizdeki durumu ne olursa olsun pusulanın daima yatay durmasını sağlar.


Pusula


Pusulalım mıknatıslı iğnesi, üstünde rüzgârgülü çizili bir kadranın üzerinde döner. İğnenin mavi ucu bize Flama Gemilerde, Ön ya da arka direkte çekili bulunan bayraktan başka İlâma denilen küçük renkli bayraklar da bulunur.


Denizciler bu flâmalardan, uzaktan haberleşmek için yararlanırlar. Denizcilik geleneklerine ve gemiciler arasındaki anlaşmalara göre direğe bayrak ya da flâma çekmek. İndirmek çeşitli anlamlar taşır. Meselâ bayrak çekmek selâmlamak, savaş sırasında bayrak indirmek savaşın kesilmesini istemek anlamına gelir. Bunun gibi gemilerde, alfabenin her harfinin karşılığı olan flâmalar bulunur. Gemiciler bu flâmalardan birini, ya da birkaçını birden direğe çekerek uzaktan haberleşirler. Meselâ telsizi olmayan bir tekne zor durumda kalınca fmdat İstemek İçin direğine N ve C harflerinin ftâmalarını çeker kİ bu, telsizle gönderilen S.O.S işaretinin flâmalarla ifadesidir.


Parakete


Parakete, gemicilerin, teknelerinin hızım ölçmek için kullandıkları bir âlettir. Bu hız deniz mili denilen birimle ifade edilir. 1 deniz mili 1852 metredir. Parakete, suyun İçinde dik durabilmesi İçin üzerine safra yerleştirilmiş, üç köşe bir tahtayla bunu gemiye bağlayan bir İpten meydana gelir. Bu İpin üzerine belirli ara. larla düğümler atılmıştır. Geminin hızı ölçülmek istendiği zaman bu âlet suya atılır ve gemi İlerledikçe İpi çekmeye başlar. Gemideki denizci belirli bir süre boyunca ellerinin arasından geçen düğümleri sayarak geminin hızını saatte deniz mili olarak bulur. Modern gemilerin paraketelerinde ise gemi İlerledikçe suyun etkisiyle dönen bir pervane takılmıştır. Pervane dönerken bir kadran üzerindeki ibre geminin hızını göstermektedir.


Yüzen Çapa


Atıldığı zaman denizin dibine takılan çapalar gemileri suyun üzerinde hareketsiz hâle getirir. Deniz derin, rüzgâr da kuvvetli olunca yelkenli gemiler rotalarımn dışına sürüklenmemek için “Yüzen Çapa” ya başvururlar.


Fırtınaya yakalanan bir tekne, eğer kıyıda çabucak bir barınak bulamazsa rüzgKnn ve suların etkisiyle tehlikeli durumda kalabilir. Ama böyle bir durumda kalmamak İçin yapacağı iki şey vardır: önce hızını keserek burnunu rüzgârın estiği yöne çevirmek, sonra da yüzen çapasını suya atarak hızını frenlemeye çalışmak. Yüzen çapa koni biçiminde kalın bir bezdir, sağlam bir kabloyla da tekneye bağlıdır. Yüzen çapa hem geminin hızını frenler, hem de gemiyi İstenilen yönde tutar.


 

7 Mart 2016 Pazartesi

Çemberlitaş’ta Neler Var? Neler Yapılabilir?

Çemberlitaş’taki Cami ve Külliyeler


Çemberlitaş’ın yakınlarındaki camiler ve külliyeleri şu anda olduğundan daha fazla ilgi gösterilmeyi hak ediyor. Yolun hemen karşısındaki sekizgen mimariye sahip Köprülü Camii 1659-1660 yıllarında bu güçlü aileden gelen ilk sadrazam olan Köprülü Mehmed Paşa ve oğlu Fazıl Ahmed Paşa için yaptırılmış. Mehmed Paşa ilk bakıldığında türbe zannedilen caminin bahçesinde yatıyor. Türbesinin üstünü tamamen açık olup, sadece bir ızgarayla örtülmesinin nedeni bir rivayete göre şöyle; “zalim” lakabıyla da bilinen paşa zamanında çok insanı İdam ettirmiş ve cehennemde yanarken içeri giren yağmurun serinlemesine yardımcı olacağı düşünülmüş!


Cami ilk başta külliyedeki medresenin ders verilen bölümü olarak kullanılmış. Bu külliyenin bir parçası da Çemberlitaş Hamamı’nın biraz aşağısındaki XVII. yüzyıl eseri olan Vezir Hanı. Bir zamanlar çifte avlusuyla tüccarların ve hayvanlarının uğrak yeri durumundaki han, günümüzde oldukça gözden düşmüş ve ihmal edilmiş. Han eskiden bir geçitle direkt olarak Çemberlitaş Hamamı’na bağlanıyormuş.


Sütunun öbür yanında, II. Bayezid zamanında sadrazam olan harem ağası Atik Ali Paşa İçin 1496’da yapılan Atik Ali Paşa Camii’ni ziyaret edebilirsiniz. Bir adı da Sedefçiler Camii olan eser, klasik üslupta yapılmış. Avlu kapısından çıktığınızda göreceğiniz zarif çeşmeye göz atmanızı öneririz. Hazır buralardayken, Koca Sinan Paşa Camii’ni de ziyaret edin. Cami, türbe, sebil ve medreseden oluşan külliye, 1569’da Yemen’i fetheden sadrazam Sinan Paşa için yaptırılmış, mimarı Davud Ağa. Şu anda Balkan Türkleri Kültür Merkezi’ne ev sahipliği yapıyor.


Ana cadde üzerindeki diğer bir eser olan Çorlulu Ali Paşa Medresesi 1708 yılından kalma burada eşsiz Ali Paşa Nargilesinin tadına bakabilirsiniz.. Yolun karşısındaki Kara Mustafa Paşa Külliyesi ise 1683’te ll.Viyana Kuşatması’nı gerçekleştiren sadrazam tarafından 1669-1690 yılları arasında yaptırılmış. İçinde bir cami ve Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) Müzesi var.


Çemberlitaş’ta Neler Yapılabilir?


Çemberlitaş Hamamı’nı ziyaret edin. Çemberlitaş’a göre daha az bilinen Gedikpaşa Hamamı, aynı isimdeki caminin yanında, 1474 senesinde Sadrazam Gedik Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış. Sultan II. Mehmed’in sadrazamı olan paşanın hamamı muhtemelen İstanbul’un en eski hamamı. Yeni restore edilen yapının erkekler ve kadınlar için ayrı bölümleri var.


İstanbul’da nargile içebileceğiniz en özgün yerlerden biri XVIII. yüzyıldan kalan Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nin avlusu. Camiyle beraber külliye olarak yapılan medresenin bir kısmı orijinal haliyle korunurken, diğer kısmı şark köşesi tarzıyla misafirlerini ağırlıyor. Çok otantik bir yer. Elinizdeki kitabın yazarlarından biri Çorlulu olup Ali Paşa İlkokulu’nda okuduğu için bu yeri hararetle tavsiye ediyoruz! Avluda turistik eşya satan dükkânlar da var.


Kesik Baş


Çorlulu Ali Paşa Medresesinde nargilenizin keyfini sürerken oturduğunuz yere ismini veren, Sultan III. Ahmed’le çatışan ve 1711’de Midilli Adası’nda kafası kesilen Ali Paşa’yı yâd edin. Kesik başı İstanbul’a getirilmiş ve üç yıl önce kendi yaptırdığı caminin külliyesine gömülmüş.


Pierre Loti’nin Evi


Çemberİitaş’tan Beyazıt Meydanı’na doğru yürüdüğünüzde sol tarafta, 15 numarada Fransız yazar Pierre Loti’nin 1910 senesinde dokuz ay kaldığı evi göreceksiniz. Burası Pierre Loti’nin İstanbul’da iken yaşadığı evler içinde günümüze ulaşabilen tek yer. Girişin üzerindeki tabelada bu konuda bilgi var.


Çemberlitaş’a Nasıl Gidilir?


Çemberlitaş’a tramvayla ulaşabileceğiniz gibi Sultanahmet’ten yürüyerek de gelebilirsiniz.


 


 


 


 


 

4 Mart 2016 Cuma

Keloğlan, Harpagon ve Amcabey Kimdir?

Sevilen Kahraman Keloğlan


Sevimli kel, yoksul, tembelce bir Türk halk masal kahramanı, XVII. Yüzyıl’dan itibaren kişilik kazandı. Başına gelen bütün felâketleri, kendisine yapılan bütün haksızlıkları, kurnazlığı ve becerikliliği sayesinde yener. Türk halkının kendi özünden doğan bu delidolu, saf ve hazırcevap kahramana birçok masalda rastlamak mümkündür. Hatta adı türkü ve atasözleri ne bile geçmiştir. Keloğlanın babası daha masalın başında ölür. Onun tek varlığı yaslı anasıdır. Bazen da kendisini döven hoyrat ağabeyleri vardır. Keloğlan masalın sonuna kadar kel kalır Ama öyle akıllıca İiştar yapar ki bunlar, onun çirkinliğini ve kelliğini unutturur. Bazen kendisine âşık olan padişahın kızı sayesinde sırma saçlara kavuşur. Sırtında heybesi, batan yalınayak dolasan, bazen çarık giyen Keloğlan, kimi zaman baba ocağını bırakarak diyar diyar gezer. Hareketleri kaba ve gülünçtür. Korku nedir bilmez. Güçlü padişahları, korkunç devleri, kurnazlığı ve becerikliliği sayesinde tek başına yener.


Komedi Kahramanı Harpagon


Komedi kahramanı, 1668’de Molière’in kaleminden doğan ünlü «Cimri» pipesinin başkişisi, Cimriliğin ve açgözlülüğün sembolü oldu.


Molière, Cimri piyesini İlk defa sahneye koyduğu zaman eser, pek başarı kazanmamıştı. Bununla beraber o zamandan beri bu komedinin başlıca kahramanının adı olan Harpagon, bütün cimri insanları belirtmek için kullanılan bir isim halini almıştır. Zira bu cimriden daha fazla cimri olmanın imkânı yoktur. Ne kadar gerekli olursa olsun en küçük bir masraf bile onu kalbinden yaralamaya yeter. Harpagon, hazinelerini gizlediği kutunun çalındığını zannettiği zaman hem komik, hem de acıklı, çılgınca bir ümitsizlik sahnesi yaratır. Para hırsı yüzünden öz çocuklarının bile düşmanı olmuştur Bu iğrenç adam, bir de çok sevimli bir genç kıza tutkundur. Marianne adındaki bu kızla tahmin edeceğiniz gibi beş kuruş harcamadan, evlenmek istemektedir. Bu güzel tasarı, başarıya ulaşmaz. Marianne için ne mutluluk…


Karikatürcü Amcabey


Ünlü Türk karikatürcüsü Cemal Nadir Güler’in çizdiği bir tipe verdiği isim, Amcabey ilk defa Akşam gazetesinde yayımlandı (1929). Az zamanda çizicisi kadar ün kazandı.


Değerli Türk karikatürcüsü Cemal Nadir, Amcabey’i yaratmadan önce ancak, kasnak işleme çırağı olarak çalıştığı Bursa’da vakit buldukça, geceleri karikatürle uğraşabiliyordu ilk resimlerini 1920‘de Diken mecmuasında yayımladı, üç yıl Bursa ilkokullarında resim öğretmenliği yaptı, tS26’da Akbaba dergisinde, 1929’da Akşam gazetesinde karikatürlerini yayımlamaya başladı. Akşam’da yayımladığı karikatürlerinde yer alan Amcabey tipi, şöhretini büyük ölçüde artırdı. Amcabey melon şapkası, çizgili pantolonu, şemsiyesiyle halkın arasında yaşamakla beraber Karagöz ve Nasred-din Hoca geleneğine bağlı. İyimser, zeki ve millî bir mizah tipiydi. Yaşadığı günlerin hicvini Amcabey’e yaptıran sanatçı, bir yandan ona yalnız günün olaylarını karikatürize ettirirken bir yandan da bir halk düşünürü gibi konuştururdu.


 

2 Mart 2016 Çarşamba

Işığın Yansıması, Işığın Kırılması, Serap ve Ultra Sesler

Işığın Yansıması


İster ışık, ister ses ya da radyo dalgaları olsun, bütün dalgalar, üzerine çarptıkları bütün cisimler taralından tekrar geriye gönderilirler. Meseli bir aynadan yansıyan ışık dalgaları, bir görüntünün meydana gelmesine sebep olur. Renkli yüzeyler, üzerine düşen ışığın bir kısmını yansıtır, diğer renklerinkini emerler, alıkoyarlar. «Sonar» veya radar, ses ya da hertz dalgalarının yansıması temeline dayanarak alışan aygıtlardır. Işık üretmeyen bir cisim, genellikle yüzeyi ışık ışınlarını yansıttığı İçin görülür.


Ay aslında ışık veren bir cisim değildir. Bizler ayı, güneşin ışığını yansıttığı için görürüz. Bir cismin ışığı yansıtması demek, tıpkı ay gibi gelen ışığı geri göndermesi demektir. Ayna etrafındaki manzarayı yansıtan her düz yüzey, hatta durgun bir suyun yüzeyi bile bir çeşit aynadır.


Yüzeyine bakarak kendimizi gördüğümüz aynalar arkasına ince, parlak bir madensel levha konulmuş cam levhalardan yapılmıştır.


Ayna; ışığı yansıtır ve üzerine düşen görüntüleri geri gönderir. Ayna, genellikle temiz bir cam levhanın arkasına ince, parlak madensel bir tabakanın konmasıyla yapılır. Aynadaki görüntü, alt olduğu cismin simetriğidir. Saçı soldan ayrılmış bir yüz, aynada sağdan ayrılmış gözükür. Ortası kabarık ya da çukur aynalar görüntünün şeklini bozar. Dış-bükey bir ayna otomobil kullanan kimsenin arkasını görmesinde, düz bir aynadan daha çok alanı gösterdiği için daha yararlı olur. Ortası çok hafif çukur olan bir tuvalet aynası yüzümüzü olduğundan daha büyük gösterir. Bu gibi aynalara «dev aynası» denir.


Serap


Yazın bazan kızgın güneşin altında, yolda, çok ilerde, üzerinde gökyüzünün aksi vurmuş su birikintileri görür gibi oluruz. İnsanı aldatan bu görüntüler sıcaktan ötürü meydana gelir ve bunlara “serap” denir. Aslında yolun üzerinde görüldüğü gibi su birikintisi yoktur.


Bir gölün suları ışık ışınlarını yansıtır, biz de uzaktan etrafındaki ağaçların suya düşmüş, başaşağı akislerini görürüz. Bir fava tabakası da ışık ışınlarını yansıtabilir ve uzaklardaki bir manzaranın başaşağı görüntüsünü aksettirebilir. Bu yansıma olayı, çöl, şose gibi yerlerirç etkisiyle aşırı ısınmış havanın soğuk bir hava tabakasıyla temas etmesi sonucu olur. Bu İki hava tabakasının ayrıldığı yüzey ayna görevini görür ve uzaklardaki bir palmiye toplulu, ğunun yeşilliğini ya da siyah renkli senin üzerinde tıpkı su gibi parlayan gökyüzünün bir kısmını yansıtarak blzleri aldatır.


Işığın Kırılması


Işık suya girdiği, ya da camın içinden geçtiği zaman birden yön değiştirir. Bu olaya ışığın kırılması denir. Suya batırdığımız sopanın suyun içinde kalan kısmının kırılmış gibi görünmesi bu yüzdendir.


Kırılma, 191le hızının değişmesi sonucu meydana gelen bir olaydır. Yarı saydam cisimler ışığın hızını saydam cisimlerden daha çok keserler. Bütün saydam cisimlerin ışığı kırma derecesi aynı değildir. Değişik tabiattaki cisimlerin içinden geçen bir ışığın ışını, eğer dik açı meydana getirecek şekilde gelmiyorsa bu değişik cisimlerden herbirinin içinden geçerken her seferinde yön değiştirir. Havada ışığın hızı saniyede 300.000 kilometreye yaklaşır. Suda ise ancak saniyede 225.000 kilometre kadardır.


Ultra Sesler


Ses; tel, çıngırak, şerit hâlindeki madenî levha, tahta, vs… gibi çeşitli maddelerin titreşmesiyle meydana gelir. Bu titreşimler çok çabuk olduğu zaman insan kulağı bu sesi duyamaz. Ultra sesler adı verilen bu sesleri bazı hayvanlar duyabilir.


İnsan kulağı ancak saniyede 20.000 titreşimlik frekanslar arasındaki sesleri duyabilir. Saniyedeki titreşim sayısı az olan sesler “pes” çok olanlar da “tiz” seslerdir. Saniyedeki titreşim sayısı 20.000Mn üzerinde olan sesleri insan kulağı duymaz. Bu seslere ultra sesler ya da “duyöte-sesler” denir. Köpek, sahibinin özel bir düdükle çalıp çıkardığı ultra sesleri duyar, koşar yanına gelir. Hâlbuki etrafta hiç kimse adamın köpeğini çağırdığını duymaz bile. Yarasalar da çok tiz sesler çıkartarak çevrelerindeki engelleri bir radar gibi tespit ederler.


 

1 Mart 2016 Salı

Roma Hamamları, Kundaklı Yay ve Heykelli Saatler

Roma Hamamları


Romalılar, büyük halk hamamlarında yıkanıp yüzmeyi çok severlerdi. Her zaman çok kalabalık olan bu hamamların sulan, uzaklardan su kemerleriyle getirtilirdi.


Romalılar, sağlıklarını korumak İçin temizlik ve beden eğitimine büyük önem verirlerdi. Başta Roma olmak üzere İmparatorluğun birçok büyük şehrinde büyük hamamlar, büyük jimnastik salonları İnşa etmişlerdi. Halk bu hamamlara çok az bir para karşılığında girerdi, hatta çocuklar parasız olarak içeri alınırdı. Köleler Roma vatandaşlarıyla aynı haklara sahip olmadıkları için ayrı kapılardan girer, ayrı yerde yıkanırdı. Hamam yalnız temizlenmek İçin değil, aynı zamanda zevk İçin gidilen bir yerdi. İçerde ayrıca buhar banyosu yerli sıcak ve soğuk su havuzları da bulunurdu.


Kundaklı Yay


Vay, hepimizin bildiği gibi ok atmaya yarayan bir silâhtır Yay ne kadar sert olursa kirişini germek de o kadar sor olur. Kundaklı yay ise kirişi mekanik olarak gerilen, oku çok daha, uzaklara atan bir yay çeşidiydi.


Kundaklı yay, alla gerilen yayın geliştirilmesiyle elde adilmiş bir savaş ilâhıydı. Yayı yanallıkla çalıktan olurdu. Manivalâlı bir altamin kollarını çevirerek kiriş iyice gerilir, kundaklı yay kurulu hâlâ anlatılırdı. Sonra da bir dipçiğin uzantısı olan kundağın özerine ok yerleştirilip hedefe alınırdı. Kurulu mekanizma boşaltılın, ot gerili bulunan yay hâline gelirken kirişi çakar, kirişin önündeki ok da müthiş bir hızla kundağın üzerinden ileriye fırlardı. Bu, öylesine müthiş, öylesine öldürücü bir silâhtı ki on ikinci yüzyılda savaşlarda kullanılması yasak edilmişti.


Heykelli Saatler


Ortaçağ’da, başı büyük Avrupa şehirlerinde büyük yapılara, kulelere heykelli saatler koymak âdet olmuştu. Madenden veya tahtadan yapılan bu heykeller, saat başlarında harekete geçer, ellerindeki tokmakla çanavurur; saati bildirirlerdi. Bu heykeller daha ziyade kulelerin tepesinde bulunurdu.


Bazı duvar saatlarlnda saat başlarında nasıl, küçük bir kuş çıkıp “guguk, guguk” diyerek vakti bildiriyorsa askıdan büyük saatlerin saat başı çanlarını da allarında tokmaklar tutan ea bir makanlzma İla hareket geçen heykeller vururdu. Bazıların, da heykallerin hareketsiz olmalarına karşılık, bazılarında da heykeller vakti gelince çana vurmak için hareketlenirlerdi. Bu alanda an ilgi çekici çalar saati fitrasbourg’lu bir usta yapmıştı. Vakti gelince birçok heykelin birden harekete geçerek değişik işleri yapması, görenleri gerçekten şaşkınlık içinde bırakmaktaydı.