23 Mayıs 2016 Pazartesi

Türk Tarihi Bürokrasisinde Yaşanmışlıklar

Memurların Aylık Hava, Yol Raporu


Devlet Personel Dairesi Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünden bildirilen geçim raporu:


Maliye üzerinde biriken Kümülüs bulutlarında mutemet ve veznedarlara doğru akan yüksek basınçla, memurların ceplerinde bulunan alçak basınç tesiri altında bulunmaktadır.


Ayın 30’unda radarla yapılan rasatlara göre, 24 saatlik para durumu tahmini.


Bu duruma göre geçim:


Ayın birinde öğleye doğru paralar sağanak halinde memurların ceplerine yağacak, dağılma süresinin sonlarına doğru, bakkala, manava, kasaba, tüccara, ev sahibine, elektrik su idaresine, taksit dairelerine saatte 1500 km. hızla esecek.


Eğer kalmışsa evde hanım tarafından dibine darı ekilmek suretiyle iyice boşaltılacak ve ceplerinde bir şey kalmayacaktır. Buna mukabil ödenmesi lazım gelen borç miktarlarında bir değişiklik olmayacaktır.


Boğaz yolları genel müdürlüğünden bildirilmiştir.


Ayın 5’inden 30 veya 31’inci günü akşamına kadar koyun eti, tereyağı ve zeytinyağı ile sebzeler arasındaki bütün yollar kapalı olup, memur ve dar gelirli programına dâhil bütün borç ve sıkıntı yolları açıktır.


Bu yollarda seyahat etmek zorunda kalan memur ve dar gelirlilerin yanlarında çekme halatı, takoz ve zincir bulundurmaları, devlet personel dairesi amirleri çerçevesindedir.


Ayrıca ayın 15’inden sonra yukarıda adı geçen kimselerin şiddetli bir mali kasırgaya tutulmaları şiddetli olduğundan gelmeleri muhtemel misafirlere mali durumlarının sarsılmamaları için geceleri lamba yakmamalılar, ev işlerini mum ışığında yapmaları, gündüzleri perdelerini kapalı bulundurmaları sivil savunma uzmanlarınca tavsiye edilmekte ve memurların daima en iyi günlerin daha daha ilerde olduğunu bilmelerini ve Kaf dağının ardındaki umudu beklemelerini önermektedir.


Polis Telsizleri Kaçak Gelecek


CHP İstanbul Milletvekili Yalçın Gürsel’e geçen gün bir partili takıldı:


“Yahu sen milletvekili olamadın gitti.”


Yalçın Gürsel şaşırdı;


“O ne demek yahu?”


“Hiç senin gibi milletvekili olur mu? Sen hâlâ il sekreteri gibisin. Yol yapılıyor oradasın, fırın açılıyor oradasın, bir yerisu basıyor oradasın, akşamları kahve kahve dolaşıyorsun. Böyle milletvekilliği olmaz.”


“Ya nasıl olur?”


“Git Ankara’ya yüksek politika yap! Akşamları Anadolu Kulübünde memleketin âli menfaatlerini görüş. Sen hâlâ çöpmüş, yolmuş, çamurmuş, şuymuş buymuş, ıvır zıvır şeylerle uğraşıyorsun. ‘Milletvekilliğini de ayağa düşürdün.”


Yalçın Gürsel gülmeye başladı:


“Eee… Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var, bizimki de böyle…”


Gerçekten öyleydi. Yalçın Gürsel’in yoğurt yiyişi bir başkaydı. Geçenlerde İçişleri Bakanı ‘İrfan Özaydınlı ile konuşuyordu.


“Paşam!” diye yakındı,


“İstanbul polisinin 40 telsize ihtiyacı var. Aylardır bu telsizler verilmedi. Hem polisten görev istiyoruz hem de aracını gerecini vermiyoruz. Şu telsiz işini bir halletseniz.”


İrfan Paşa da dertliydi. O da telsizlerin hemen alınıp İstanbul’a gönderilmesini istiyordu. Âma bürokratik engelleri bir türlü aşamıyorlardı. Maliye’den gümrüğe, Gümrük’ten Maliye’ye evrak gidip geliyordu… Paşa anlattıkça, Yalçın Gürseli ter bastı. Sonunda dayanamadı.


“Paşam sizde bu telsizleri alacak ödenek var mı?”


“Var efendim var!”


“Ö halde parayı bana verin?”


“Ne yapacaksınız!”


“Almanya’ya gidip telsizleri alıp geleceğim.”


İçişleri Bakanının gözleri açıldı:


“İçeri nasıl sokacaksınız?”


“Kaçakçıların soktuğu yoldan… Onlar memleketi silaha ‘boğacaklar da ben polisin telsizini mi içeri sokamayacağım? İnsaf Paşam!”


 

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Geçmişten Yansıyan Olay "Dünyanın Neresinde Böyle Polis Var?"

Önce eskilerin deyimiyle asgari müştereklerde anlaşmamız gerek… Devlet kavramına inanıyor muyuz? Anayasası ile kurulu devletten yana mıyız? Eğer bu soruların cevabını “evet” diye verebilirsek, o zaman konuşabiliriz. Bu soruların cevabını “hayır” olarak karşılıyorsak, konuşacak, tartışacak bir şey yoktur.


Biz bu soruların cevabını “evet” diye verenlerdeniz. Devlet yedi kollu bir hilkat garibesi, ya da ağzından ateş püsküren, bir ayağı yerde, bir ayağı gökte canavar değildir. Devletin düzenini köy muhtarından jandarmaya, polisten savcıya, savcıdan yargıca, yargıçtan Meclise, hükümete ve de Cumhurbaşkanına kadar uzanan ve birbirine uyan dişli çarklar çalıştırır.


Bu dişliler birbirine uymazsa, bu dişliler kırılırsa çark dönmez. Bu dişlilerin en önemlilerinden biri güvenliktir. Kim sağlar güvenliği? Devlet kuvvetleri. Nedir bu kuvvetler? Önce polistir. Polis, devletin yasalarını taraf tutmadan uygulayacaktır. Böyle mi uygulamaktadır? Hiçbir zaman böyle uyguladığı söylenemez. Çünkü bizdeki siyasi iktidarlar, polisi devletin değil, kendi hatalarının uygulayıcısı olarak görmeyi istemişler ve öyle yapmışlardır. Ama bunun da bir haddi vardır. İşte bu “had”, yani sınır, MC döneminde görülmemiş ölçüde aşılmış ve her kuruluşta olduğu gibi, polis de iki kampa ayrılmıştır.


Devletin güvenlik kuvveti olan polisin “sağcı polis, solcu polis” diye ikiye ayrıldığım düşünebilir misiniz?


Düşünmenize gerek yok! Görünen köy kılavuz istemez. Bugünkü duruma hepimizin katkısı olmuştur. Bir taraftan devlete bağlılık antları içerken Anayasa şarkıları söylerken her olayda polisi işimize geldiği gibi suçlamışızdır.


Kimine göre polis faşisttir. Kimine göre polis katildir. Kimine göre polis komünisttir. Her olaydan sonra böyle avaz avaz bağırarak polisi bugünkü duruma getirmişizdir ve de hâlâ getirmekteyiz. Gece yarısı birisi kapınızı kurcalasa, ilk başvuracağınız yer karakoldur. “Yetiş polis!” Birisi cebinizden paranızı çalsa. “Yetiş polis!” Birisi dövse. “Yetiş polis!” Komşuyla kavga etseniz. “Yetiş polis!”


Ama sonra hep bir ağızdan bağıracağız: “Katil polis!” “Faşist polis!” “Komünist polis!” Bu, çıkar yol değildir.


Polis, üzerinde tabanca olan birinin peşine takılacak, teslim ol diye bağıracak, kurşun yağmuruna tutulacak, canını kurtarmak için kendisini yere atacak, hatta tabancası tutukluk yapacak, çekip ateş edecek… Sonra katil polis!


Okulu işgal edeceksin. Öğretmenleri öğrencileri içeride tutacaksın, polis gelip üç saat yalvaracak, gel etme eyleme çık dışarı diyecek, atacaksın taşı, polisi kan revan içinde bırakacaksın, polis içeri girip yakapaça dışarı çıkardı mı, zor kullandı mı?


Gelsin faşist polis! Ateş edene “Aman ha ateş etme kaç git” mi diyecek? Okulu basana, “Aman ne iyi ettin” mi diyecek? Önünde diz çöküp yalvaracak mı? Böyle bir polis mi istiyoruz? Böyle bir polis ne Moskova’da, ne VVashington’da ne Paris’te ne de Pekin’de yoktur.


Polise ateş edilecek, polis ateş etmeyecek… Polis taşlanacak, kan revan içinde kalacak, elini kaldırmayacak… Sonra da, sana “Kaşının üstünde gözün var” deseler basacaksın feryadı: “Devlet yok rnu, polis nerede?” İşte devletin de polisin de nerede olduğu ortada…


Bu kafayla bu hale getirdik! Çatırdayan çatının altında kaldığımız gün kalkabilecek miyiz acep ayağa:


“Suçlu ayağa kalk!” dediklerinde…

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Eski Bir Mektup

Sevgili kardeşim ve arkadaşım,


Mektubunu ah vah ve dahi eyvah sesleri arasında okudum. Aman kardeşim sen ne haltlar yemişsin. Ne işler çevirip, neler karıştırmışsın. Anlattıkların ne hesaba gelir, ne de kantara! Ankara’da bir seminere katılacağım, diye tutturmuşsun. Zar zor, torpilsiz işi punduna getirip seminere gitmişsin. Seminer sonunda ilk derecelere girmemekle birlikte yine de başarılı olmuşsun. Tebrik ederim. Ama bundan sonra? İşte ondan sonra işleri karıştırmışsın. Bak neler yaptığını kendi ağzından dinle:


Ankara’dan gelince boş zamanlarımı değerlendirerek 40 daktilo sayfası “Seminer Anılarım” adlı bir rapor hazırladım. Birer örneğini Ankara’daki ilgililere, bir örneğini de çalıştığım fabrikaya verdim. Ankara’dan gelen cevapların hepsinde takdir ve tebrik ediliyordum. Şimdiye kadar seminere katılan hiç kimseden böyle bir rapor gelmediğini bildiriyorlardı. Ancak bizim fabrika idaresi, raporu 8 ay beklettikten sonra kayıtsız kuyutsuz iade etti.


Hey Allah’ım! ‘Kardeşim sen iyice sapıtmışsın, ya da üşütmüşsün. Sen bugüne dek raporların bir işe yaradığım nerede gördün. Raporlar hasıraltı değirmeninin hammaddesidir. Dua et ki iade etmişler. “Tuttum, vazifeli bulunduğum’ muhasebe servisinde bazı yeniliklere kalkıştım. Yıllarca önce bastırılmış, bugünkü işçi ücret ödemelerine ters düşen bordroları değiştirmek için yeni bir örnek hazırladım. Zamandan, kâğıt ve işçilikten tasarruf sağlayacaktım. Netice sıfıra sıfır elde var sıfır.”


Oh olsun! Sana mı kaldı âleme nizam vermek. Sana, salla başını al maaşım, demediler mi? Demişlerdir ama bir kulağından girip, bir kulağından çıkmıştır. Eğer senin dediklerin doğru olsaydı, sayıp büyüklerin herhalde senden önce yaparlardı. Onlar düşünmediğine göre şenin düşünmen, düşünmekten vazgeçtik bir de yapman, ne küstahlık!


Seminerde bir kişi ortalama 1200 liraya mal oluyordu. Bakanlığın harcamalarını da buna eklerseniz maliyet en az 2 bin liraya varacaktı. Seminere 113 kişi gitmişti. Demek ki, devlet bir kalemde 226 bin lirayı bu arkadaşlara harcamıştı. Peki bunun karşılığı ne olmuştu? Yani bu eğitim bizim fabrikaya ne yarar sağlamıştı?  İşbaşı eğitimi organize edilmiş, iş öğretimi planlaşmış, iş usulleri geliştirilmiş, iş münasebetleri düzenlenmiş, haberleşme etkin duruma getirilmiş, iş emniyeti temin edilmiş miydi? Neticede maliyet ne


kadar düşmüş, kalite ne derece yükselmiş, imalattaki artış yüzde kaça çıkmıştı? Kınaca verim ne ölçüde artmıştı?” “Hay Allah’ım! Yahu bunlardan sana ne? Sen garip bir çingenesin, gümüş zurna neyine? Ama dinlemez ki! Daha da devam eder.


“’Bunu anlamak için bir araştırma hareketine giriştim. 27 kişiyle konuşarak kendilerine bazı sorular sordum. Ortaya şahane nedenler çıktı. ‘Bir devlet işletmesinde hâkimi olan zihniyet nedir? İşler neden yatar? Eğitim niçin güme gider? Devlet üretimi neden pahalıdır? Ücretler işe neden düşüktür? Çalışma ne sebeple sabahın karanlığından, akşamın karanlığına kadar sürer? İş,      neden iki misline çıkmaz? Hulasa her şey çarşaf gibi önüme serildi.” İyi halt ettin! Sen şimdi çarşafın akını da, karasını da görürsün. Bak adamı nasıl çarşaflatırlar!


“Bu araştırmanın, eğitim, değerlendirme toplantısında, değerlendirilmesi gerekti. Böyle bir toplantı yapılabilmesi için başvurmadığım kimse kalmadı. Sonunda genel müdürlüğe durumu arz ettim. Genel müdürlük, etkili ve yetkili bir kişiyi gönderdi, Gelen önemli kişi müracaatımın nedenleri ortadayken, sanki başka nedenler varmış, onlar ortaya çıkarılmak isteniyormuş gibi beni sorguya çekti. Aradan iki ay geçti. İki ay sonra o önemli kişinin huzuruna tekrar çıktım. Müracaatımın ne olduğunu soracak oldum, Vay sen misin soran! Önemli kişi bir celallendi kil Ben kim oluyormuşum da eğitimin hesabını sürüyormuşum. Bu ne cüret, ne haddini bilmezlikmiş… Bir fabrika işçisi, kalkacak da koskoca müdürlere, efendi, bunca adam eğitime gitti, yüz binler harcandı, bundan devlet millet ne kazandı, işin püf noktası, aksayan tarafı nedir? diye saracak. Bana, buyurun, diye kapıyı bir gösterdi ki, sorma, ama hiç sorma.”


Sorma ya! Yap yap sonra sorma diye hesap yermekten kaç. ‘Biz sana yıllardan beri ne dedik. Kaçma, karışma, çalışma dedik. Ama sen kim, bizim lafımızı dinlemek kim? Bari bundan sonra aklını başına devşir. Kimsenin dalgasını taşlama. Dönen dümenlere akıl erdirmek senin ne haddine. Sen de yapış kazanın kulpuna! Böyle gelmiş, ama böyle gitmeyecek, diyorsun değil mi? İstediğin kadar de! Sen o zamana1 kadar postu çoktan deldirmiş, kuyruğu titretmiş ölürsün. Ama sen yine bakma benim laflarıma!  Çoluk çocuğa selam.


Atışa devam!

10 Mayıs 2016 Salı

Eski Hikayelerimizden Derleme

Ucu, Kime Dokunur


Cumhuriyet Senatosu’nda içişleri Bakanlığı bütçesi görüşülüyordu. Oturuma başkanlık eden ‘Ihsan Hamit Tigrel, konuşan da CHP’li İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekataidi. Bekata “Huzur dan bahsediyordu. Huzursuzluğun çeşitli sebeplerini saydı ve günün konusuna temas ederek “Milletvekili ve Senatörlerin borçlarını faizsiz taksite bağlayan kanun bir huzursuzluk kaynağı olmuştur”  dedi. Başkan İhsan Hamit Tigrel hemen müdahale etti : “Bakan bey! Bu husus sizin bütçenizi ilgilendirmez… Lütfen bütçeyle ilgili konuşun!”


Ufak bir not “İhsan Hamit Tigrel’in Ziraat Bankası’na 30 bin 782 lira 49 kuruş borcu vardır. Bu borç kabul edilen kanunla taksite bağlanmıştır.”


 “Ali Efendi” Sancaka Kızdı


Haydarpaşa Askeri Hastanesinde bir hastabakıcı vardı. Ona kısaca Ali Efendi derlerdi. Yıl 1958, “Vatan Cephesi” daha yeni kuruluyordu. “Ali Efendi”yi de “WC”ye davet ettiler. “Girmem!” dedi. “Ben Halkçıyım!” Bu kadarla kalsa iyi! Hastanede hiç kimseden çekinmeden devrin iktidarı aleyhinde atıp tutuyordu. Nihayet işine son verdiler. CHP Üsküdar ilçe ‘İdare Kuruluna başvurdu. “Ekmeğimden oldum” dedi. “Hakkımı arayın” “Ali Efendi”nin durumu ile o zaman Parti Meclisi üyesi bulunan İlhami Sancar meşgul oldu. İşine iadesi için başvurmadık kapı bırakmadı. Amma muvaffak olamadı. Devir değişti. “Ali Efendi”  başka bir ‘işe girdi; ihtilal oldu, Meclis açıldı, Hükümet kuruldu ve llhami Sancar Milli Savunma Bakanlığına getirildi. “Ali Efendinin inadı inattı. İlle de çıkarıldığı yere tekrar girecekti. ‘Kalktı Ankara’ya gitti. İlhami Sancar’ı buldu.


“Beyim sen Bakan oldun” dedi. “Hastane de sana bağlı. Emir ver de işime döneyim!” ilhami Sancar “Olmaz Ali Efendi” diye cevap verdi. “Sen haklısın! Amma ben seni işe alırsam, bana partizanlık yapıyorsun, derler. Ben Hakan olduğum müddetçe bu kapıdan içeri particiliği sokmam! Kusura bakma!


Şimdi “Ali Efendi” her gördüğüne “İlhami Bey”i şikâyet ediyor, “Bırak canım”diyor. “Hiç böyle de Bakan mı olurmuş!”


 Parti Derler Adına Doyum Olmaz Tadına


Tahsin Demiray Meclis kürsüsünde son olaylarla ilgili olarak açılan genel görüşmede Adalet Partisi adına konuşuyor :


“Hani şu 1958 Mayısında kıyamet koptu ya efendim… 1958 Mayısında sinirler fevkalade gergindi. Muhterem kardeşlerim. Peki 1957 olsun. 1959 olsun… Fakat 1960 değil! Hani orada taşlar atıldı. Sayın İnönü burada, hatırlayacak… Topkapı vesaire… İnönü 19 Mayıs stadına gidecek… O zaman atladım Ankara’ya geldim. Biz seksenlik Ethem Beyi öne kattık. Evvela zamanın Başbakanına gittik. Biz mütareke teklif ettik. Gittik o tarafa da söyledik. O zaman 19 Mayıs stadyumuna gidilmedi.”


Tahsin Demiray, Genel Başkanı Gümüşpala’yı işaret ederek devam ediyor :  Rumeli’nin paşası, yoktur kızın maşası. Şunun şurasında Orgeneral!” Tahsin Demiray, İçişleri (Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata’ya çatıyor : “İçişleri Bakanı neredesin? Neye biriktirdin bu suçları? Vaktinde kulağımızı çekecektin? Topla, topla, sonra bir partiye yükle… Hepimizi tongaya bastırdı… Olmaz böyle şey!”


Tahsin Demiray bu minval üzere devam eden konuşmasını bitirdikten sonra AP’liler hariç bütün milletvekilleri tarafından fasılasız iki dakika coşkun bir şekilde alkışlandı! AP’liler de kendisini tebrik etmek (!) için koridorda beklediierse de Demiray dışarı çıkmadı!


 


 


 


 

3 Mayıs 2016 Salı

Türk Tarihindeki Enteresan Olaylar

Tek Oy


CHP Parti Meclisi toplanıp yeni Merkez Yönetim Kurulu üyelerini seçti. Toplantıdan sonra seçilemeyen eski üyeler, İnönü ve Genel Sekreter Bakşık’la hatıra fotoğrafı çektirdiler. Bu sırada eski Genel Sekreter Yardımcısı ve Ecevit’in sağ kolu Prof. Turan Güneş, İnönü’ye “Paşam haberiniz var mı?” dedi. 1Bu seçimlerden bana bir oy çıktı!”


İnönü bir kahkaha attı: Kim vermiş sana bu bir oyu?” Turan Güneş “Şimdi söylesem şaşarsınız” dedi. ”Seçimden sonra bütün arkadaşlarımı tek tek kenara çekip sordum. Hepsi, de, ben verdim, dedi. Oysa o bir oyu ben kendi kendime vermiştim!”


Dürbünle Bakınca…


Karadenizlinin biri açık tribünde maç seyrediyor muş. Birden bağırmaya başlamış. Ama ne bağırma! Yer gök inliyormuş:


“Cazim, Cazim caziiim!” Yanındaki sinirlenmiş: “Yahu Kâzım kim? Nerede? Ne bağırıp duruyorsun? Kulağımın zarı patlayacak.” Karadenizli karşıdaki kapalı tribünü göstermiş: “Şuradaki adamı Cazim’a benzeteyrum da.” Ve başlamış yine bağırmaya. Yanındaki dürbünü uzatmış:


“Dürbünle bak da, o mu, değil mi anla!” Karadenizli dürbünü gözüne yerleştirince Kâzım’ı yanında görmüş ve bağırmayı kesip hafif sesle seslenmiş:


“Cazım buraya gelsene, da!” yanındakine dürbünü vermiş:


“Çok teşeççür edeyrum. Bağırmaktan sesum kısılacaktu. Söyledim Cazimın kulağına, gelir şimdi puriya!”


Sayılı Kanun Nasıl Uygulanır?


Hikaye bu ya! Adamın bir işi varmış. Bu iş bir türlü bitmezmiş. “Bugün git yarın gelden canı çıkmış. Kime sorduysa” “Haklısın!” derlermiş. O da haklı olduğunu bilirmiş de, bir türlü hakkını alamazmış. Tanıdıkları “Bir kere de git kendin konuş!” demişler. “Belki yüz yüze anlaşmak mümkün olur!” O da giyinmiş kuşanmış, huzura varmış. Başlamış derdini anlatmaya :


“Efendim biliyorsunuz sizde bir işimiz var. Durum şöyle şöyle… İşimizin hâlâ sürüncemede kalması bizi çok müşkül durumda bırakıyor. Zarar görüyoruz. Eğer lütfedip durumu incelerseniz, haklı olduğumuzu anlayacaksınız. Sizden ricamız hakkımızı teslim etmenizdir.” Bay yetkili gömüldüğü koltuktan zile basmış ve odacıya, “Falan beyi çağır!”  demiş. Falan bey gelmiş, baş başa konuşmuşlar. Sonra bay yetkili hakkını atamaya gelen adama “Durum biraz karışık ama” demiş “Bir şeyler yapmaya çalışacağız.”


Ve düşünmeye başlamış. Sonra bulmuş: “Size 1715 sayılı kanunu tatbik ederiz.” Adam anlamamış. “1715 sayılı kanunu tatbik edelim, dedik ya! Siz gidin de iki gün sonra gelin.”  Adam çıkmış dışarı. 1715 sayılı kanun ne ola? Düşüne düşüne giderken aklına bir avukat arkadaşı gelmiş. “Gidip ona sorayım” demiş. Durumu avukata anlatmış. Avukat da önce anlamamış, sonra kanunlar kılavuzuna bakmış… Ve başlamış gülmeye. Adam sinirlenmiş: “Yahu ne gülüp duruyorsun? Benim derdim başımdan aşkın… Yardımını istedik, sen gülüyorsun. Neymiş bu 1715 sayılı kanun?”   Avukat hem gülmüş, hem de “Çıkar cebinden bir kâğıt para!” demiş. Adam cebinden bir beşlik çıkarmış: “Oku bakalım üzerini”


“11 Haziran 1930 tarih ve 1715 numaralı kanuna göre çıkarılmıştır.” Avukat “Anladın mı şimdi?” demiş. “Sana tatbik edilecek kanunun ne olduğunu?” Adam anlamış tabii.


 Fener’de Patlayan Dinamitin Ardından


Geçtiğimiz çarşamba günü Fener’deki Rum Lisesine dinamit kondu ve patlatıldı. Vukuat-ı adiyeden sayılan bir şey olduğu için kimse, “Sonra ne oldu?” diye sormadı. Gazetelerde iki satır haberle geçiştirildi. Oysa bakın neler olmuş Fener’de… Fakir fukara mahallesi Fener’de dinamit patlayınca! Vatandaş Erdoğan Özarslan oturup bir mektup yazmış, “Bombacı bey kardeşim” diye başlamış söze:


24 Mart 1971’de bizim mahalleyi ziyaret edip bir de hediye bırakmışsın. Farkında olamadık, sessizce gelip gürültü ile gitmişsin. Oysa biz çok misafirperverizdir. İnsan hiç selam sabahsız geçip gider mi? Otursan sana ikramda bulunurduk, hiç olmazsa bir çayımızı içerdin.


Aziz kardeşim, bu semti iyi bilmediğin belli. Merde o eski Fener. Nerde şimdiki. Bugün Fenerin çoğunluğu fakir, gurbete çıkan köylünün ilk yerleştiği 100 -150 lira kira ile bir odada 5-6 kişilik ailelerin oturduğu, gönlü zengin kişilerin İstanbul’da sığındığı tek semttir.


Biz böyle gürültülü hediyelere alışık olmadığımızdan gece yarısı uykumuzdan sıçrayarak kalktığımız İçin bizi affet. Yadırgadık birden. Korkudan bayılan, çocuk düşürmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan hamile kadınları, tüm pencereleri kırıtan odalarımızda sabaha dek acı, soğuk ve sulu kar yağışıyla titreyip ağlayan, zatürree olmak tehlikesiyle karşılaşan yeni doğmuş bebekleri, yaşlı hastaları da affet. Sana teşekkür edemedikleri için üzülüyorlar. Ardından ana avrat şovenlere aldırma, bilinçsiz olduklarından öyle davranmışlardır.


Ertesi gün ise bir başka âlem oklu ki sorma. Ay sonu olduğu için kırılan pencerelerimize cam taktırmak için, sağa sola borç para almak için nasıl koşuştuğumuzu, camcılara nasıl yalvardığımızı görsen dört köşe olurdun zevkinden. Beni sorarsan camları taktırmak için borç almadım. Doğuracak karımın hastane masrafları için üç ordan, beş hurdan bir araya getirdiğim parayı tamamen verip taktırdım camlarımızı. Kabahat sende değil, bizim evi yapan ustada! Bu kadar çok pencereli ev yapılır mı canım?


Ay başına daha dört gün var, bakkal veresiyesiyle otlatırız onu da… Hanım da kendi kendine doğum yapsın artık, na’palım yani? Aziz kardeşim tekrar bekleriz seni; hem de dört gözle, İyi bir havada gel ki bozuk yollarımızın çamurları ayakkabılarını kirletmesin. Ama bu kez hediyeni mağrur ve alayla dimdik duran Rum Lisesinin demir kapısına değil, tek tek evlerimizin kapısına bırakıver. Bırakıver ki, tüm olarak kurtulalım bu dertlerden; anlıyor muşun, tüm olarak.”