Tek Oy
CHP Parti Meclisi toplanıp yeni Merkez Yönetim Kurulu üyelerini seçti. Toplantıdan sonra seçilemeyen eski üyeler, İnönü ve Genel Sekreter Bakşık’la hatıra fotoğrafı çektirdiler. Bu sırada eski Genel Sekreter Yardımcısı ve Ecevit’in sağ kolu Prof. Turan Güneş, İnönü’ye “Paşam haberiniz var mı?” dedi. 1Bu seçimlerden bana bir oy çıktı!”
İnönü bir kahkaha attı: Kim vermiş sana bu bir oyu?” Turan Güneş “Şimdi söylesem şaşarsınız” dedi. ”Seçimden sonra bütün arkadaşlarımı tek tek kenara çekip sordum. Hepsi, de, ben verdim, dedi. Oysa o bir oyu ben kendi kendime vermiştim!”
Dürbünle Bakınca…
Karadenizlinin biri açık tribünde maç seyrediyor muş. Birden bağırmaya başlamış. Ama ne bağırma! Yer gök inliyormuş:
“Cazim, Cazim caziiim!” Yanındaki sinirlenmiş: “Yahu Kâzım kim? Nerede? Ne bağırıp duruyorsun? Kulağımın zarı patlayacak.” Karadenizli karşıdaki kapalı tribünü göstermiş: “Şuradaki adamı Cazim’a benzeteyrum da.” Ve başlamış yine bağırmaya. Yanındaki dürbünü uzatmış:
“Dürbünle bak da, o mu, değil mi anla!” Karadenizli dürbünü gözüne yerleştirince Kâzım’ı yanında görmüş ve bağırmayı kesip hafif sesle seslenmiş:
“Cazım buraya gelsene, da!” yanındakine dürbünü vermiş:
“Çok teşeççür edeyrum. Bağırmaktan sesum kısılacaktu. Söyledim Cazimın kulağına, gelir şimdi puriya!”
Sayılı Kanun Nasıl Uygulanır?
Hikaye bu ya! Adamın bir işi varmış. Bu iş bir türlü bitmezmiş. “Bugün git yarın gelden canı çıkmış. Kime sorduysa” “Haklısın!” derlermiş. O da haklı olduğunu bilirmiş de, bir türlü hakkını alamazmış. Tanıdıkları “Bir kere de git kendin konuş!” demişler. “Belki yüz yüze anlaşmak mümkün olur!” O da giyinmiş kuşanmış, huzura varmış. Başlamış derdini anlatmaya :
“Efendim biliyorsunuz sizde bir işimiz var. Durum şöyle şöyle… İşimizin hâlâ sürüncemede kalması bizi çok müşkül durumda bırakıyor. Zarar görüyoruz. Eğer lütfedip durumu incelerseniz, haklı olduğumuzu anlayacaksınız. Sizden ricamız hakkımızı teslim etmenizdir.” Bay yetkili gömüldüğü koltuktan zile basmış ve odacıya, “Falan beyi çağır!” demiş. Falan bey gelmiş, baş başa konuşmuşlar. Sonra bay yetkili hakkını atamaya gelen adama “Durum biraz karışık ama” demiş “Bir şeyler yapmaya çalışacağız.”
Ve düşünmeye başlamış. Sonra bulmuş: “Size 1715 sayılı kanunu tatbik ederiz.” Adam anlamamış. “1715 sayılı kanunu tatbik edelim, dedik ya! Siz gidin de iki gün sonra gelin.” Adam çıkmış dışarı. 1715 sayılı kanun ne ola? Düşüne düşüne giderken aklına bir avukat arkadaşı gelmiş. “Gidip ona sorayım” demiş. Durumu avukata anlatmış. Avukat da önce anlamamış, sonra kanunlar kılavuzuna bakmış… Ve başlamış gülmeye. Adam sinirlenmiş: “Yahu ne gülüp duruyorsun? Benim derdim başımdan aşkın… Yardımını istedik, sen gülüyorsun. Neymiş bu 1715 sayılı kanun?” Avukat hem gülmüş, hem de “Çıkar cebinden bir kâğıt para!” demiş. Adam cebinden bir beşlik çıkarmış: “Oku bakalım üzerini”
“11 Haziran 1930 tarih ve 1715 numaralı kanuna göre çıkarılmıştır.” Avukat “Anladın mı şimdi?” demiş. “Sana tatbik edilecek kanunun ne olduğunu?” Adam anlamış tabii.
Fener’de Patlayan Dinamitin Ardından
Geçtiğimiz çarşamba günü Fener’deki Rum Lisesine dinamit kondu ve patlatıldı. Vukuat-ı adiyeden sayılan bir şey olduğu için kimse, “Sonra ne oldu?” diye sormadı. Gazetelerde iki satır haberle geçiştirildi. Oysa bakın neler olmuş Fener’de… Fakir fukara mahallesi Fener’de dinamit patlayınca! Vatandaş Erdoğan Özarslan oturup bir mektup yazmış, “Bombacı bey kardeşim” diye başlamış söze:
24 Mart 1971’de bizim mahalleyi ziyaret edip bir de hediye bırakmışsın. Farkında olamadık, sessizce gelip gürültü ile gitmişsin. Oysa biz çok misafirperverizdir. İnsan hiç selam sabahsız geçip gider mi? Otursan sana ikramda bulunurduk, hiç olmazsa bir çayımızı içerdin.
Aziz kardeşim, bu semti iyi bilmediğin belli. Merde o eski Fener. Nerde şimdiki. Bugün Fenerin çoğunluğu fakir, gurbete çıkan köylünün ilk yerleştiği 100 -150 lira kira ile bir odada 5-6 kişilik ailelerin oturduğu, gönlü zengin kişilerin İstanbul’da sığındığı tek semttir.
Biz böyle gürültülü hediyelere alışık olmadığımızdan gece yarısı uykumuzdan sıçrayarak kalktığımız İçin bizi affet. Yadırgadık birden. Korkudan bayılan, çocuk düşürmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan hamile kadınları, tüm pencereleri kırıtan odalarımızda sabaha dek acı, soğuk ve sulu kar yağışıyla titreyip ağlayan, zatürree olmak tehlikesiyle karşılaşan yeni doğmuş bebekleri, yaşlı hastaları da affet. Sana teşekkür edemedikleri için üzülüyorlar. Ardından ana avrat şovenlere aldırma, bilinçsiz olduklarından öyle davranmışlardır.
Ertesi gün ise bir başka âlem oklu ki sorma. Ay sonu olduğu için kırılan pencerelerimize cam taktırmak için, sağa sola borç para almak için nasıl koşuştuğumuzu, camcılara nasıl yalvardığımızı görsen dört köşe olurdun zevkinden. Beni sorarsan camları taktırmak için borç almadım. Doğuracak karımın hastane masrafları için üç ordan, beş hurdan bir araya getirdiğim parayı tamamen verip taktırdım camlarımızı. Kabahat sende değil, bizim evi yapan ustada! Bu kadar çok pencereli ev yapılır mı canım?
Ay başına daha dört gün var, bakkal veresiyesiyle otlatırız onu da… Hanım da kendi kendine doğum yapsın artık, na’palım yani? Aziz kardeşim tekrar bekleriz seni; hem de dört gözle, İyi bir havada gel ki bozuk yollarımızın çamurları ayakkabılarını kirletmesin. Ama bu kez hediyeni mağrur ve alayla dimdik duran Rum Lisesinin demir kapısına değil, tek tek evlerimizin kapısına bırakıver. Bırakıver ki, tüm olarak kurtulalım bu dertlerden; anlıyor muşun, tüm olarak.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.